“-Mış Gibi” Sergisi Üzerine Bir Söyleşi
Unite Ortak Mekan, -mış Gibi sergisinden

Görsel Sanatlar

“-Mış Gibi” Sergisi Üzerine Bir Söyleşi

E. Gülşah Akın

23 Temmuz 2025

Söy­le­şi­mize baş­la­ma­dan önce, sizi ve ser­gi­deki rol­le­ri­nizi kı­saca ta­nı­ya­bi­lir mi­yiz?

Ekin Kı­lıç Ezer: Ben Ekin Kı­lıç Ezer. Kitsc­hen ko­lek­ti­fi­nin ana üye­le­rin­den bi­ri­yim. Sa­nı­rım 2010’dan beri bu olu­şu­mun için­de­yim. Bil­kent Üni­ver­si­tesi Gra­fik Ta­sa­rımı bö­lü­münde ça­lı­şı­yo­rum.

Fı­rat En­gin: Kitsc­hen’ın ku­ru­cu­la­rın­da­nım. Yak­la­şık 20 yıl­dır ser­gi­ler ya­pı­yo­rum. Aynı za­manda Hi­tit Üni­ver­si­tesi Gü­zel Sa­nat­lar, Ta­sa­rım ve Mi­mar­lık Fa­kül­tesi Re­sim Bö­lü­münde öğ­re­tim üye­si­yim.

Elif Va­rol Er­gen: Ben Elif Va­rol Er­gen, Kitsc­hen’ın üç ku­rucu üye­sin­den bi­ri­yim. Ha­cet­tepe Üni­ver­si­tesi Gü­zel Sa­nat­lar Fa­kül­te­sinde li­sans, yük­sek li­sans ve dok­tora prog­ram­la­rında il­lüst­ras­yon ders­leri ve­ri­yo­rum. Aynı za­manda il­lüst­ra­tör ve sa­nat­çı­yım. Son ser­gi­mizde kü­ra­tör­yel an­lamda pek çok şeyi grup üye­leri ola­rak or­tak­laşa ger­çek­leş­tir­dik ve ta­bii ki ser­giye sa­natçı ola­rak bi­rey­sel ka­tı­lım sağ­la­dık.

Öz­bir Er­ci­yas: Ben Öz­bir Er­ci­yas. Bu ser­gi­nin ko­or­di­nas­yo­nunu yü­rü­tü­yo­rum. As­lında ti­yatro oyun­cu­su­yum. Mul­ti­di­sip­li­ner üre­tim ya­pan biri ola­rak, per­for­mans sa­nat­la­rıyla da il­gi­le­ni­yo­rum.

“-Mış Gibi” Kitsc­hen’ın ka­çıncı ser­gisi?

Ekin: Bu bi­zim dör­düncü grup ser­gi­miz. Bir ser­gi­miz sa­dece üçü­müzle –Wha­te­ver I am not an Ar­tist– ger­çek­leş­mişti ama ge­nelde grup ser­gi­leri ya­pı­yo­ruz. Çünkü ama­cı­mız ben­zer viz­yon­lara sa­hip in­san­larla bir araya ge­le­rek ko­lek­tif bir ifade alanı ya­rat­mak.

Fı­rat: Ekin’in de de­diği gibi bu bi­zim dör­düncü ser­gi­miz. 2010’dan bu yana, kimi za­man başka ko­lek­tif me­kan­larda, kimi za­man kül­tür ku­rum­la­rında (cer­mo­dern gibi) ser­gi­le­ri­mizi ger­çek­leş­tir­dik. “–Mış Gibi” de bu bi­ri­ki­min son hal­kası ola­rak, tem­si­li­ye­tin ve ger­çek­li­ğin kı­rıl­dığı, kim­li­ğin tak­lit ve tek­rar­larla inşa edil­diği bir alanda ge­zi­ni­yor. Belki de bu sergi, şim­diye ka­dar yap­tık­la­rı­mı­zın hem bir özeti hem de bir ye­ni­den baş­lama bi­çimi.

Elif V.E: Bu Kitsc­hen’ın dör­düncü ser­gisi, ama Kitsc­hen sa­dece ser­gi­ler dü­zen­le­yen bir ini­si­ya­tif de­gil. Kitsc­hen ola­rak works­hop et­kin­lik­le­ri­miz, fan­zin­le­ri­miz ve ko­nuş­ma­la­rı­mız var. Tv ve radyo prog­ram­la­rı­mız oldu.  Ko­nuş­mayı ve üret­meyi se­ven bir gru­buz. Pan­demi sü­re­since bi­raz ses­siz ka­lıp bi­rey­sel iş­le­ri­mizle il­gi­len­sek de Kitsc­hen var­lı­ğın­dan hiç­bir şey kay­bet­medi ve bir şey­ler söy­le­meye de­vam edi­yor.

“-Mış Gibi” fikri na­sıl doğdu?

Ekin: As­lında fi­kir, hep bir­likte otu­rur­ken or­taya çıktı. Post-truth üze­rine çok ko­nu­şu­yor­duk. Her­ke­sin üze­rine dü­şün­düğü gibi biz de gü­nü­müz Tür­kiye’si ve dün­ya­nın hali üze­rine dert­le­şi­yor­duk. “Keşke şöyle bir sergi olsa” de­dik ve sonra “-mış gibi ya­pa­lım” de­dik. Bu kav­ra­mın al­tını na­sıl dol­du­ra­bi­li­riz diye dü­şün­dük. Sonra ka­tı­lım­cı­lar­dan da kendi “-mış gibi” dün­ya­la­rını ifade et­me­le­rini is­te­dik.

Fı­rat: Biz ser­gi­le­ri­miz­den önce sık sık bir araya ge­li­yo­ruz. As­lında bir sergi ya­pa­lım diye bile ol­mu­yor bu bu­luş­ma­lar. Ge­nelde dert­leş­mek, ko­nuş­mak için bir araya ge­li­yo­ruz. Bu bu­luş­ma­larda hem ki­şi­sel hem de ge­nel bir­çok konu ko­nu­şu­lu­yor. Ekin’in de bah­set­tiği gibi “-mış” gibi fikri de bu soh­bet­lerde or­taya çıktı.

Elif V.E: Tür­kiye ve dünya gün­demi hızla de­ği­şir­ken ses­siz se­da­sız dur­mak çok zor. Uzun sü­re­dir gü­rültü yap­ma­dı­ğı­mızı fark et­tik ve yeni ser­giyle il­gili plan yap­maya baş­la­dık. -Mış gibi her za­man kul­lan­dı­ğı­mız sı­ra­dan bir ‘ek’ ama aynı za­manda çok güçlü bir eleş­tiri ifa­desi. Sizi ra­hat­sız eden bir ey­lem ya da ke­li­me­nin ar­dına ta­kın ve de­ne­yin, “hep mut­luy-muş gibi “ me­sela… Be­nim ser­gide – mış gi­biyle bağ­lantı nok­tam bu oldu.

Sa­nı­rım bu ser­gide ön­ceki ser­gi­le­ri­niz­den farklı ola­rak daha ge­niş bir sa­natçı gru­buyla ça­lış­tı­nız. Ne­den böyle bir de­ği­şik­lik yap­tı­nız?

Ekin: Bu se­fer özel­likle genç­lerle ça­lış­mak is­te­dik. Aka­de­mide ders ve­ren üç ki­şi­yiz: Elif, Fı­rat ve ben. Do­la­yı­sıyla öğ­ren­ci­le­ri­miz var. Aka­de­mi­lerde yeni olan­lara pek alan ta­nın­mı­yor, özel­likle okul pro­je­leri “ye­te­rince kap­samlı de­ğil” diye kü­çüm­se­ne­bi­li­yor. Bi­linçli ola­rak ta­nın­mış başka isim­leri al­ma­dık.

Fı­rat: Kitsc­hen ola­rak hiç­bir za­man sa­bit bir çe­kir­dek et­ra­fında dön­me­dik; de­ği­şim, dö­nü­şüm ve ço­ğul­luk bence do­ğa­mızda var. “–Mış Gibi” ser­gisi, özel­likle bu ço­ğul­luğu daha da gö­rü­nür kılma is­te­ği­mi­zin bir yan­sı­ması oldu. Di­ğer yan­dan bu sergi, bi­zim de uzun bir ara ver­di­ği­miz dö­nem­den sonra şe­kil­lendi. Do­la­yı­sıyla so­rumlu his­set­ti­ği­miz alana dö­nük bir tür el verme, ku­şak­lar arası di­ya­log kurma, başka sa­nat­çı­lara da alan açma fik­riyle ge­lişti. Bu se­beple ser­gide, farklı ku­şak­lar­dan, farklı üre­tim bi­çim­le­rin­den ve farklı ba­kış açı­la­rın­dan sa­nat­çı­ları bir araya ge­ti­re­rek, yal­nızca te­ma­tik de­ğil, ya­pı­sal ola­rak da bu ço­ğul ba­kışı ser­gi­nin ken­di­sine da­hil et­mek is­te­dik.

Elif V.E: Daha ön­ceki ser­gi­le­ri­mizde ve fan­zin­lerde pro­fes­yo­nel sa­natçı ve kü­ra­tör­lerle ça­lış­mış­tık. Sa­dece “Wha­te­ver Im not an Ar­tist”te üç ki­şiy­dik. Bu ser­gide ise öğ­renci ve yeni me­zun sa­natçı aday­ları ile ol­mayı is­te­dik.  Genç in­san­la­rın viz­yo­nun­dan -mış gibi eleş­ti­ri­si­nin or­taya çı­kışı bize göre çok güç­lüydü. Genç sa­nat­çı­la­rın en­di­şe­leri, ge­le­cek ve üre­tim kay­gı­ları do­ğal ola­rak daha fazla. Bu­nun et­kin­liğe bü­yük kat­kısı ol­du­ğunu dü­şü­nü­yo­ruz.

Öz­bir: Za­ten sa­nat or­ta­mında hep aynı isim­leri gör­mek­ten yo­rul­duk. Yeni ifade bi­çim­le­rine yer aç­mak önemli.

‘Ko­lek­tif Üre­time Alan Aç­mak’

Ger­çek­ten de ku­ru­lum sı­ra­sında tüm sa­nat­çı­la­rın ak­tif ol­du­ğunu göz­lem­le­dim. Bu du­rum eser­le­rin me­kânla iliş­ki­sini de şe­kil­len­di­ri­yor gibi.

Ekin: Ke­sin­likle. Me­sela Birce, ile­ride bir ser­giye iş üre­tir­ken “Bu me­kâna na­sıl yer­le­şi­rim, kün­ye­leri na­sıl bi­ti­ri­rim?” gibi şey­leri daha baş­tan dü­şü­ne­cek ar­tık. Ben de ilk defa bü­yük öl­çekli iş üret­tim.

Fı­rat: Evet, ke­sin­likle öyle. Bu ser­gide me­kân, sa­dece iş­leri ta­şı­yan bir arka plan de­ğil, biz­zat üre­ti­min ve dü­şün­me­nin bir par­çası hâ­line geldi. Sa­nat­çı­la­rın ku­ru­lum sü­re­cine doğ­ru­dan da­hil ol­ması, iş­leri yal­nızca yer­leş­tir­mek­ten iba­ret ol­ma­yan bir kar­şı­laşma ze­mini ya­rattı. Me­kâ­nın mi­ma­risi, do­kusu, ışığı, akus­tiği. Tüm bu un­sur­lar, sa­nat­çı­larla di­ya­log ku­ra­rak iş­le­rin bi­çim­len­me­sine kat­kıda bu­lundu.

Kitsc­hen ola­rak biz de bu ko­lek­tif üre­tim hâ­li­nin, yal­nızca ser­giye de­ğil, sa­na­tın na­sıl ya­pıl­dı­ğına dair ku­ral­lara da mü­da­hale et­ti­ğini dü­şü­nü­yo­ruz.
Bu açı­dan “–Mış Gibi”, bir sergi ol­mak­tan çok, ge­çici ama et­kili bir bir­likte dü­şünme ve ey­leme ala­nına dö­nüştü.

Elif V.E: Ku­ru­lum her za­man sergi sü­re­ci­nin önemli bir par­ça­sı­dır, ku­ru­lum sı­ra­sında me­kanla bağ kur­ma­lı­sı­nız, ça­lış­ma­nın ko­num­lan­ması ve di­ğer iş­lerle iliş­ki­si­nin iyi ku­rul­ması ge­re­kir. Bu ne­denle tüm sa­nat­çı­la­rın orda ol­ması el­bette çok önemli. Bence genç ka­tı­lım­cı­la­rın ilk pro­fes­yo­nel ve ko­lek­tif ser­gisi ola­rak, -mış gibi çok iyi bir de­ne­yim oldu. Be­nim için de ol­dukça dü­şün­dü­rü­cüydü me­sela, tek bir du­vara fazla par­çalı ça­lış­ma­la­rımı yer­leş­tir­mek ol­dukça vak­timi aldı.

Kitsc­hen’ın ku­ru­lu­şunda da da­ya­nışma ve yeni bir ağ kurma mo­ti­vas­yonu var mıydı?

Ekin: Evet, hep bir “si­nerji” – sev­me­sem de bu ke­li­meyi – ya­rat­mak is­te­dik. Aka­de­mi­nin içinde bü­yü­müş ama bir yan­dan da ona di­re­nen bir ya­pı­day­dık. Kitsc­hen, bu or­tak viz­yona sa­hip in­san­ları bir araya ge­tirme ar­zu­suyla doğdu.

Fı­rat: Ke­sin­likle vardı. Kitsc­hen, yal­nızca bir sergi üretme plat­formu de­ğil; bir­bi­rine do­ku­nan, söz ku­ran ve bir­likte dü­şü­nen in­san­la­rın bir araya gel­diği bir ze­mindi. 2010’la­rın ba­şında An­kara’da hâ­kim olan aka­de­mik ya­pı­larla sı­nırlı kal­mak is­te­me­yen, daha es­nek, daha de­ney­sel bir alana ih­ti­yaç du­yu­yor­duk. Sa­nat or­tamı hem çok par­ça­lıydı hem de ko­lek­tif üre­tim pra­tik­le­rine pek alan ta­nı­mı­yordu. Biz de bu boş­luğu bir im­kâna dö­nüş­tür­mek is­te­dik. Da­ya­nışma, o dö­nem için bir se­çe­nek de­ğil, bir zo­run­lu­luktu. Çünkü üret­mek is­ti­yor ama gö­rü­nür­lük bu­la­mı­yor; tar­tış­mak is­ti­yor ama kar­şı­lık bu­la­mı­yor­duk. Kitsc­hen, işte bu ih­ti­yaç­tan doğdu: kendi ağı­mızı kur­mak, kendi eleş­tiri ze­mi­ni­mizi oluş­tur­mak ve kendi ha­ta­la­rı­mızla da olsa bir­likte öğ­ren­mek için.

Elif V.E: Da­ya­nışma ve bazı sa­nat ku­rum­la­rı­nın kiç’leşme eği­li­mine karşı bir tepki vardı, ilk ey­lem­le­ri­miz böyle or­taya çıktı. Belli bir net­work ya­ratma ça­ba­mız ol­du­ğunu ha­tır­la­mı­yo­rum, za­ten he­pi­miz belli bir ağın için­dey­dik; sa­nat ve aka­demi. Tam ter­sine bu ağ­la­rın eleş­ti­re­ce­ği­miz ta­raf­la­rını far­ket­miş­tik. Sergi ve di­ğer et­kin­lik­lerde bi­zim gibi dü­şü­nen sa­nat­çı­ları bir araya ge­tir­di­ği­mizi dü­şü­nü­yo­rum.

                                                                                               Unite Ortak Mekan, -mış Gibi sergisinden
Unite Ortak Mekan, -mış Gibi sergisinden

Ser­giye ka­tı­lan sa­nat­çı­lar na­sıl se­çildi? Kimi da­vet et­ti­niz, hangi öl­çüt­lerle iler­le­di­niz?

Ekin: Ben bu sergi için bi­re­bir ça­lış­mak is­te­di­ğim ki­şi­leri öner­dim. Stüdyo pra­ti­ğini önem­se­di­ği­miz için bir­likte üre­time açık ki­şi­lerle iler­le­dik.

Fı­rat: Bu ser­gide be­lirli bir jüri, açık çağrı ya da tema metni üze­rin­den de­ğil; daha çok iliş­ki­lere, kar­şı­laş­ma­lara ve üre­tim bi­çim­le­rine odak­la­nan bir seçki yak­la­şımı be­nim­se­dik.
Bazı sa­nat­çı­larla geç­miş­ten ge­len dost­luk­la­rı­mıza ve or­tak de­ne­yim­le­ri­mize da­ya­na­rak ile­ti­şime geç­tik; ba­zı­la­rını ise son dö­nem­deki üre­tim­le­rin­den et­ki­le­ne­rek da­vet et­tik. Ki­mi­leri de sü­reç içinde ser­giye da­hil oldu — yani bu bir ka­palı sis­tem de­ğil, ak­sine or­ga­nik bi­çimde ge­niş­le­yen bir ya­pıydı. Öl­çüt ola­rak ise tek bir doğ­rultu be­lir­le­mek zor. An­cak şunu söy­le­ye­bi­li­riz: Üre­tim bi­çi­minde ce­sur, kav­ram­sal ze­mini güçlü, me­kânla ilişki kur­maya açık ve bir­likte dü­şün­meye is­tekli sa­nat­çı­larla yol al­mayı önem­se­dik. Bu ser­giye ka­tı­lım, yal­nızca iş ge­tir­mek de­ğil, sü­re­cin ken­di­sine dâ­hil ol­mak an­la­mına ge­li­yordu. Belki de bu yüz­den ser­gi­miz, bir kü­ras­yon de­ğil bir ko­lek­tif önerme gibi ge­lişti.

Kü­ra­tör­yel me­tinde, post-truth ve “-mış gibi yap­mak” te­ması öne çı­kı­yor. Sa­nat­çı­lar bu çer­çe­veyi na­sıl ele al­dı­lar?

Ekin: Çok çe­şitli iş­ler or­taya çıktı. Me­sela Berke’nin ga­ze­te­lerle yap­tığı yer­leş­tirme beni çok et­ki­ledi. Hiç bek­le­me­di­ğim bir yer­den vurdu. Bu me­kânı dü­şü­ne­rek çok güçlü bir iş yaptı. Berke’yle ta­nış­tı­ğıma çok mem­nu­num, tek­rar bir­likte ça­lış­mak is­te­rim.

Fı­rat: Sa­nat­çı­lar bu çer­çe­veyi bi­re­bir ta­kip et­mek­tense, kendi de­ne­yim­le­rin­den, göz­lem­le­rin­den ve sez­gi­le­rin­den yola çı­ka­rak ye­ni­den yo­rum­la­dı­lar. “-Mış gibi yap­mak” du­rumu; ki­mi­leri için top­lum­sal rol­le­rin içi­nin bo­şal­ması, ki­mi­leri içinse gün­de­lik ha­ya­tın çe­liş­kili kat­man­ları ara­sında ge­zin­mekti. Ki­misi bu te­mayı be­den­sel per­for­mansla, ki­misi nes­ne­ler üze­rin­den kur­duğu sahte an­la­tı­larla, ki­misi de gör­sel tek­rar­lar ve iro­nik dil kul­la­nı­mıyla iş­ledi.

Post-truth ça­ğın en çar­pıcı yanı olan “ha­ki­katle ba­ğın kop­ması”, bu ser­gide bazı iş­lerde po­li­tik ma­ni­pü­las­yon ola­rak or­taya çıktı, ba­zı­la­rında ise ki­şi­sel ta­rih­ler­deki boş­luk­lar ve kı­rıl­ma­larla iliş­ki­lendi. Sergi metni bir çer­çeve sundu, an­cak o çer­çe­ve­nin na­sıl bü­kü­le­ce­ğini, es­ne­ti­le­ce­ğini ya da kimi za­man kı­rı­la­ca­ğını sa­nat­çı­lar be­lir­ledi. Bu yüz­den sergi hem kav­ram­sal ola­rak tu­tarlı hem de bi­çim­sel ola­rak ol­dukça çe­şitli bir ya­pıya sa­hip oldu.

Elif V.E: Her­kes port­fol­yo­su­nun güçlü ta­raf­la­rıyla se­çil­mişti ve hem te­mayla hem de me­kanla güçlü bağ­lar ku­ran ça­lış­ma­lar or­taya koy­du­lar. En sev­di­ğim ça­lış­ma­lar­dan biri Sena’ya ait; toplu iğ­ne­ler, bir arada ol­mak ve sert nes­ne­le­rin çok farklı bir tepki ve­re­bil­diği ve ters köşe bir his ya­ra­ta­bil­di­ğini gös­terdi. Ekin’in vi­deo yer­leş­tir­mesi bu­lun­du­ğum me­kanda bam­başka bir ger­çek­lik ya­ra­tan ve aynı anda bir­kaç yerde bir­den ola­bil­di­ği­mizi ka­nıt­la­yan bir ça­lış­maydı bana göre. -mış gibi olan kısmı da çok vu­ru­cuydu. Ger­çek­miş gibi hem öyle hem de­ğil…

                                                                                               Unite Ortak Mekan, -mış Gibi sergisinden
Unite Ortak Mekan, -mış Gibi sergisinden

Mer­di­ven boş­lu­ğun­daki yer­leş­tirme de çok dik­kat çe­ki­ciydi.

Ekin: Evet, Di­lan’ın yer­leş­tir­me­siyle o köşe adeta “gün­dem­dey­miş gibi” bir ifade ala­nına dö­nüştü. Hiç kim­se­nin dik­kat et­me­diği bir kö­şeye çok güçlü bir vurgu yaptı.

Fı­rat: Hem Di­lan’ın ça­lış­ması hem de Maze’nin bu­lut yer­leş­tir­mesi o boş­luğu son de­rece an­lamlı kıldı. Her iki yer­leş­tir­mede ser­gi­nin kav­ram­sal çer­çe­ve­sini me­kânla bü­tün­leş­ti­ren güçlü bir ör­nekti. Mer­di­ven boş­luğu gibi ço­ğun­lukla gör­mez­den ge­li­nen, ge­çiş me­kânı ola­rak ta­nım­la­nan bir alana mü­da­hale ede­rek iz­le­yi­ciyi hem fi­zik­sel hem zi­hin­sel ola­rak dur­maya, bak­maya, sor­gu­la­maya da­vet etti. Bu yer­leş­tir­me­ler, tam da “-mış gibi” te­ma­sı­nın al­tını çi­zer bi­çimde; var­lı­ğıyla yok­luğu ara­sında, yu­ka­rıyla aşağı ara­sında, gö­rü­nenle sak­la­nan ara­sında bir eşikte ko­num­landı. Me­kâ­nın göl­gesi, sir­kü­las­yonu da işin par­çası hâ­line geldi.

Kitsc­hen grubu üye­leri ola­rak kendi ça­lış­ma­la­rı­nız­dan bah­se­der mi­si­niz?

Ekin: Be­nim işim Yo­u­Tube’daki live stream canlı bir sa­hil gö­rün­tü­sünü mer­ke­zine alan bir yer­leş­tirme. De­nizi iz­le­meyi se­ve­rim. O vi­de­o­lar üze­rin­den iz­le­yi­ci­nin ger­çek­lik al­gı­sıyla oy­na­yan bir yer­leş­tirme yap­tım. İs­mim “This is real, this is not real” gibi. Ger­çek­liği sor­gu­lu­yo­rum. Şu an ya­şa­dı­ğı­mız şey­ler —iyi ya da kötü— ger­çek mi? Ger­çek­ten ya­şan­mış ola­bi­lir mi?

Fı­rat: Bu mü­da­hale se­risi, kent­sel dö­nü­şüm pra­tik­le­rine eleş­ti­rel bir ba­kış su­nu­yor. Fo­toğ­raf­lar üze­rine di­ji­tal ola­rak yer­leş­ti­ri­len “Fı­rat En­gin İn­şaat” ya­zı­ları, kent es­te­ti­ğini ku­şa­tan in­şaat fir­ma­la­rı­nın sim­ge­sel iş­gal­le­rine bir tür gön­derme. Her bir bina cep­hesi, ser­ma­ye­nin kentle kur­duğu yeni ai­di­ye­tin tem­si­line dö­nü­şü­yor ve ta­rih­sel do­ku­lar ya soy­lu­laş­tırma kis­ve­siyle si­lin­miş ya da top­ye­kûn yok edi­li­yor. Be­nim ça­lış­mamda, kent­sel dö­nü­şüm adı al­tın­daki rant stra­te­ji­le­rini teş­hir eder­ken, me­kâ­nın kim­li­ğine ya­pı­lan mü­da­ha­leyi gör­sel­leş­tir­meyi he­def­li­yor, tüm bun­lar ha­yali bir “Fı­rat En­gin İn­şaat” ya­zısı ile kur­gu­la­nı­yor.

Elif V.E: Be­nim hem yeni hem de te­mayla sıkı ilişki ha­lin­deki eski iş­le­rim­den olu­şan bir du­var yer­leş­tir­mem vardı. Yeni iş­ler ‘Al­les in Ord­nung’ ve ‘Schön und Gut’ bir se­ri­nin par­ça­ları ol­du­lar, Kitsc­hen’ın be­nim için en de­ğerli yan­la­rın­dan biri nor­malde de­ne­me­di­ğim tek­nik­leri de­ne­mek için mü­kem­mel bir oyun alanı ol­ması. Ta­ma­men bir fre­e­zone be­nim için, bu yüz­den bu ke­li­meyi fan­zinde de kul­lan­dım. Gü­ven­di­ğim ve gö­züm ka­palı yü­ze­bi­le­ce­ğim bir de­niz. Sa­nı­rım bu yüz­den en sa­mimi ta­raf­la­rımı da or­taya çı­ka­rı­yor.  Du­var­daki en yeni ça­lış­mam “schön und gut” dün­ya­nın içinde bu­lun­duğu ka­osu özet­li­yor, ta­ma­men es­kiz­siz ve bi­linç dışı ka­ra­la­ma­larla baş­la­yan bir dö­küm oldu. Ya­zı­lar baş aşağı ya­zı­yor çünkü hiç­bir şey gü­zel ve iyi de­ğil, hepsi -mış gibi. Bu­nun ya­nına öz­gür­müş gibi ya­pan ki­me­ra­la­rımı ek­le­dim, hepsi pembe bir ya­la­nın par­çası ol­du­lar.

‘Unite ve -Mış Gibi’

Öz­bir, sana ko­or­di­nas­yon sü­reç­le­rini sor­mak is­ti­yo­rum. Daha önce bir ser­gide ko­or­di­nas­yon yap­tın mı? Bu sü­reç sana ne kattı?

Öz­bir: Ben za­ten Çağ­daş Sa­nat­lar Mer­kezi’nde ça­lı­şı­yo­rum ve orada bu tür iş­ler ya­pı­yo­rum. İşin mut­fa­ğında ol­mayı her za­man çok sev­dim. İs­ter ti­yat­roda is­ter başka alan­larda ola­yım; bir araya ge­ti­ren, in­san­la­rın işini ko­lay­laş­tı­ran kişi ol­mayı se­vi­yo­rum. Genç­lerle bir arada ol­mak çok iyi geldi. On­larla soh­bet et­mek, on­lar­dan bir şey­ler öğ­ren­mek bana her za­man il­ham ve­ri­yor.

Tam bu­raya gel­mek is­ti­yor­dum. Tema ile sergi me­kânı Unite’ın iliş­ki­len­me­sini na­sıl bu­lu­yor­su­nuz?

Ekin: Başta acaba “white box” bir ga­leri mi yap­say­dık diye dü­şün­düm. Çünkü iş­ler daha “te­miz” gö­rü­nür o tür me­kan­larda. Ama bu sergi, “-mış gibi” ser­gisi, be­ra­ber üret­meye dair. Unite or­tak bir me­kan, bir ga­leri de­ğil. Şimdi daha iyi an­lı­yo­rum bu vur­guyu çünkü ar­tık or­tak üre­ti­min için­de­yim.

Fı­rat: Unite’la ça­lış­mak bu sergi için te­sa­düfi de­ğil, bi­linçli bir ter­cihti. “-Mış Gibi” te­ma­sı­nın ar­ka­sında ya­tan sa­hi­ci­lik, kur­maca, tem­sil, ma­ni­pü­las­yon gibi kav­ram­lar, tam da Unite gibi çok iş­levli, dö­nüş­tü­rül­müş ve me­lez bir me­kânda daha güçlü bi­çimde yankı buldu.

Unite’ın kat planı, kat­manlı ya­pısı, iz­le­yi­ciyi yön­len­dir­me­yen akışı ve kimi za­man “bit­me­miş­lik” hissi ve­ren at­mos­feri; iş­le­rin kur­gu­suna da doğ­ru­dan etki etti. Sa­nat­çı­lar sa­dece du­vara iş as­mak­tan faz­la­sını dü­şün­mek du­ru­munda kal­dı­lar — ge­çici du­var­lar, se­sin ya­yı­lımı, ka­ran­lık kö­şe­ler, do­ğal ışık… Hepsi sü­re­cin par­ça­sıydı. Do­la­yı­sıyla me­kân, yal­nızca bir ser­gi­leme yü­zeyi de­ğil, doğ­ru­dan te­mayla ko­nu­şan bir ka­rak­tere dö­nüştü. Bu yüz­den “-Mış Gibi” Unite’ta de­ğil, bir an­lamda Unite’la bir­likte ger­çek­leşti di­ye­bi­li­riz.

Elif V.E: Unite çok yönlü bir me­kan, Unite’nin al­ter­na­tif ha­li­nin bize ve bu ser­giye çok uyum­lan­dı­ğını dü­şü­nü­yo­rum. Özel­likle bi­zim yer­leş­ti­ği­miz kasa oda­ları çok he­ye­can ve­ri­ciydi.

Öz­bir: Evet ve çok iyi uyum­lan­dı­ğı­mızı dü­şü­nü­yo­rum ben de. Ait his­set­tik. Bu­ra­nın eski bir banka ol­ması ve hâlâ o formu ta­şı­ması beni et­ki­li­yor. Tam an­la­mıyla “Kitsc­hen” gibi, hatta bi­raz kitsch.

Ser­gi­deki ça­lış­ma­la­rı­nızla il­gili bi­raz bilgi ve­re­bi­lir mi­si­niz? (İl­hamı ne­re­den al­dı­nız, eser üre­tim ve yer­leş­tirme sü­reci siz­ler için na­sıldı?)

Elif Va­rol Er­gen: Ge­nel ola­rak dün­ya­nın içinde bu­lun­duğu bir im­per­so­na­ting du­rumu var, po­li­tik trol­ler, sos­yal med­ya­nın ger­çek dı­şı­lığı, ger­çek gö­rünme ça­ba­sında olup ber­bat se­nar­yo­lar ve pro­dük­si­yon­lar ya­ra­tan­lar ve buna ina­nan kit­le­ler… 2020’de İs­tan­bul’daki ser­gim­den sonra (Li­lith and the Ser­pent) ünlü bir ‘trol’ ta­ra­fın­dan he­def gös­te­ri­lip uğ­ra­dı­ğım sos­yal medya lin­cin­den sonra dün­ya­nın ve Tür­kiye’nin bana dü­şün­dür­dük­le­riydi bun­lar. 

Mus­tafa Can Bal­tacı: Ça­lış­ma­nın çı­kış nok­tası, Ana­dolu’da yay­gın ola­rak kul­la­nı­lan ve ata­er­kil cin­si­yet rol­le­rini meş­ru­laş­tı­ran bir ata­sözü as­lında: “Kız ana­dan öğ­re­nir sofra düz­meyi, oğ­lan ba­ba­dan öğ­re­nir ya­ren gez­meyi.”

Bu ifade, gün­de­lik ha­yatta ma­sum bir na­si­hat gibi gö­rünse de top­lum­sal cin­si­yet rol­le­ri­nin na­sıl ku­şak­tan ku­şağa ak­ta­rıl­dı­ğını ve iç­sel­leş­ti­ril­di­ğini açıkça gös­te­ri­yor. Özel­likle er­kek­li­ğin “ya­ren­lik” gibi sos­yal ay­rı­ca­lık­larla do­na­tıl­dığı, ka­dın­lı­ğın ise ev içi emekle sı­nır­lan­dığı Ana­dolu’nun mi­zo­ji­nist ya­ren kül­türü içinde bu söz, ide­o­lo­jik bir ta­şı­yıcı iş­levi gö­rü­yor. Ça­lış­mamda kul­lan­dı­ğım dil­sel yapı, top­lum­sal cin­si­ye­tin per­for­ma­tif do­ğa­sına re­fe­ransla se­çildi; harf­le­rin olu­şumu, kül­tü­rel kod­la­rın tek­rar yo­luyla na­sıl üre­til­di­ğini sim­ge­li­yor. Yer­leş­tirme sü­re­cini, hem emek hem de norm üre­ti­miyle il­gili kat­manlı bir dü­şün­sel sü­re­cin par­çası ola­rak kur­gu­la­dım.

İh­san Berke Sa­ra­çoğlu: “-Mış Gibi” ser­gi­si­nin içeriğini ve met­nini oku­duk­tan sonra, günümüzdeki “-mış gibi” hal­leri üze­rine düşünmeye başla­dım. Bu süreçte üre­ti­mi­min düşünsel çerçevesi, önce­likle Mic­hel Fo­u­ca­ult’nun ik­ti­dar, dil ve ku­rum­lar üze­rine ge­liştir­diği fi­kir­ler­den et­ki­le­ne­rek şekil­len­meye başladı. Fo­u­ca­ult’ya göre hu­kuk, tıp, sa­nat gibi ik­ti­dar ku­rum­ları kul­lan­dık­ları dille oto­ri­te­le­rini pe­kişti­rir­ken, dışarıda ka­lan­ları güçsüzleşti­rir. Bu düşünce beni Jean-François Lyo­tard’ın post­mo­der­nizme dair “büyük an­la­tı­la­rın çöküşü” fik­rine götürdü; ar­tık te­kil, parçalı, ye­rel an­la­tı­larla düşünmek zo­run­da­yız.

Bu bağlamda Unite Or­tak Mekân’a, yani ser­gi­nin ya­pıl­dığı yere özgü bir iş üret­mek is­te­dim. Mekânın bir za­man­lar Yapı Kredi Ban­kası şu­besi ol­duğunu öğren­di­ğimde, me­ka­nın ta­ri­hine özgü bir çalışma plan­la­dım. Araştır­ma­la­rım sı­ra­sında eski dönem­lere ait banka ha­ber­leri ve olay­larla karşılaştım. Bu mekânın bir za­man­lar tüm bu ha­ber­lere ta­nık­lık et­miş ola­bi­le­ceği fikri üre­ti­mimi ge­nel an­lamda şekil­len­dirdi.

Çalışma, döne­min es­te­tiğiyle ha­zır­lan­mış ama bo­zul­muş bir ga­zete say­fa­sı­nın pro­jek­si­yonla boş bir ga­zete kağıdı­nın yüzeye yan­sı­tıl­ma­sıyla oluşuyor. Çalışmayı yer­leştirme süre­cinde Unite Or­tak Mekân tek­nik an­lamda çok yar­dımcı oldu. Çalışma­nın içeriğinde yer alan ha­ber­ler gerçek, kurgu ya da iki­si­nin ka­rışımı ola­bi­lir. An­cak görüntü hiçbir za­man tam ola­rak okun­maz; bazı ke­li­me­ler ek­sik, başlık­lar tit­rek, görsel­ler si­lik ya da ka­ran­lık­tır. Her şey ta­nı­dık ama bir şey tu­tar­sız­dır. Bu da iz­le­yi­cide, “Gerçek­ten neye ina­nı­yo­rum?” so­ru­sunu do­ğu­rur.

Ga­zete, geçmişte bilgi ve gerçek­lik ta­şı­yı­cısı ola­rak ka­bul edi­len bir araçtı. Ama şimdi bu­rada, gerçek­lik­ten çok uzak bir ol­guda. Bu da beni Ba­ud­ril­lard’ın “Gerçek­lik çok­tan ye­rini simülas­yona bı­raktı.” sözüne götürüyor. İzle­yi­ciye, bu­rada ya­şan­mış olay­ları de­ğil, ya­şan­mış gibi ya­pı­lan­ları su­nu­yo­rum.

Üre­tim süre­cim bo­yunca mekânın bel­le­ğini gözlem­le­dim. Sergi ala­nında çalışmak, doğru­dan fi­zik­sel müda­hale ye­rine mekânsal bel­leğe odak­lan­mamı sağladı. Bu yer­leştirme süreci, geçmişin iz­le­rini kur­ca­la­yan ama asla tam ola­rak an­lat­ma­yan; iz­le­yi­ciyi be­lir­siz­likte bı­ra­kan bir yer­leştirme pra­tiğiyle şekil­lendi.

Sena Soy­kök: Ser­gide yer alan çalış­mam, iki du­va­rın bir­leş­tiği köşede ko­num­la­nan ve çelik iğ­ne­lerle üre­til­miş bir müda­ha­leydi. Ge­nel­likle fark edil­me­yen, gözden kaçan bu sı­nır alan­ları; be­nim için var­lığın sor­gu­lan­dığı, içe dönük bir düşünme ze­mini su­nu­yor. Bu köşeyi görünür ve his­se­di­lir kıl­mak is­te­dim.

İz­le­yi­ci­nin oraya yönel­mesi, eğil­mesi, do­kun­ması; as­lında işi ta­mam­la­yan bir un­sur. Çünkü bu çalışmada iz­le­yici yal­nızca ba­kan değil, aynı za­manda be­de­niyle düşünen biri hâline ge­li­yor. O köşeye te­mas et­tiğinde “Ben ne­re­de­yim, ne ya­pı­yo­rum, ben ki­mim?” gibi so­ru­lara yer açılı­yor. Ve belki de ilk defa, gerçek san­dığı şeyin sa­dece bir “gerçek-miş gibi” ol­duğunu fark edi­yor.

İşin üre­tim ve yer­leştirme süreci de bu so­ru­larla bir­likte iler­ledi. Yüzlerce iğneyi tek tek yer­leşti­rir­ken, za­ma­nın ağır­laştığını, ha­re­ke­tin ya­vaşla­dığını his­set­tim. O köşe ar­tık sa­dece mi­mari bir de­tay değil, bir du­rak hâline geldi. İzle­yi­ci­nin de­ne­yim­le­ye­bi­le­ceği bu an, bence bir mekânın en gerçek hâline en çok yak­laştığı nok­taya dönüşüyor.

Ya­se­min Er­tu­ran: ‘Gör­sem de Bir Şey De­ğiş­mezdi’, görme ey­le­mi­nin oto­ma­tik an­lam üretme iş­le­vini sor­gu­la­yan bir yer­leş­tirme. Be­de­nin ek­sik, bö­lün­müş ve kö­şeye ka­çı­rıl­mış bi­çimde ko­num­lan­dı­rıl­ması, iz­le­yi­ci­nin bil­giye ulaşma bek­len­ti­sini boşa çı­ka­rır; gör­sel bü­tün­lü­ğün ke­sin­tiye uğ­ra­tıl­ma­sıyla kar­şı­laşma yön­süz ve yo­ruma ka­palı hâle ge­li­yor.

Me­kân­sal yer­leş­tir­mede köşe for­mu­nun ak­tif bi­çimde kul­la­nıl­ması, al­gı­nın par­ça­lanma fik­rini fi­zik­sel ola­rak gö­rü­nür kı­lı­yor. Ta­nı­dık olana du­yu­lan gü­ve­nin kı­rıl­dığı an­lar­dan il­hamla ge­liş­ti­ri­len bu mü­da­hale, gö­ren gö­zün her za­man bi­len göz ol­ma­dı­ğını ha­tır­lat­mayı amaç­lı­yor.

Birce Erol: “The Fe­e­ling of Ecs­tasy”, sketch ka­ğıdı üze­rine mü­rek­kep akıt­ma­la­rıyla oluş­tur­du­ğum 6 ay­lık bir günce. Bu sü­reç bo­yunca his­set­ti­ğim duy­gu­ları doku ve ti­pog­rafi ara­cı­lı­ğıyla kâ­ğıda ak­tar­maya ça­lış­tım. Ni­etzsche’nin Di­ony­sos fel­se­fe­sin­den il­ham alan bu yak­la­şım, ser­gi­nin “mış gibi” te­ma­sıyla bir­leş­ti­ğinde, coş­kun­luk, taş­kın­lık ve ken­dini dışa vurma hâ­liyle şe­kil­lendi. İç­sel ses­le­rin kâ­ğı­dın dı­şına taş­tığı, bas­tı­rıl­mış de­ğil ya­şan­mış duy­gu­la­rın iz bı­rak­tığı bir üre­tim sü­re­ciydi.

Bu proje as­lında duy­gu­sal bir gün­lük gibi ge­lişti. İçim­deki ses­leri bas­tır­ma­dan, filt­re­siz bir şe­kilde dı­şa­vur­mak is­te­dim. Ba­zen sa­dece bir damla mü­rek­kep, o an his­set­ti­ğim şe­yin ta ken­di­siydi. Di­sip­line edil­miş bir üre­tim­den çok, sez­gi­sel ve dür­tü­sel bir akıştı bu. Her leke, her harf bir za­man dam­lası gibi; bir ruh hâ­li­nin gör­sel kar­şı­lığı.

                                                                                                Unite Ortak Mekan, -mış Gibi sergisinden
Unite Ortak Mekan, -mış Gibi sergisinden

Peki, başka ne gibi te­ma­lar var? Se­nin işinde me­kan, in­san ve ha­yal dün­yası var. Ama top­lum­sal, po­li­tik pers­pek­tif­ler de var mı?

Nil Ay­ber: ‘Am I Pretty Yet’ ese­ri­nin il­hamı ön­ce­likli ola­rak bir ka­dın ola­rak kendi tec­rü­bem­den geldi. Ama, ta­bii ki bu tec­rübe her ka­dı­nın ya­şa­dığı bir ger­çek­lik. Sa­dece per­for­ma­tif gü­zel­lik al­gı­sını sor­gu­la­mak de­ğil aynı za­manda bu gü­zel­lik ide­a­line olan inan­cın na­if­li­ğini de öne çı­kart­mak is­te­dim. Her ka­dı­nın en gü­zel olan for­muna ulaşma ça­ba­sın­daki şid­det dolu ey­lem­le­rini ve on­la­rın ner­deyse ca­na­va­rımsı so­nu­cunu be­tim­le­mek için be­nim de çar­pıcı ve şid­det dolu im­ge­ler kul­lan­mam ge­re­ki­yordu. Or­taya çı­kan eser ise iz­le­ye­ciyi tıpkı top­lu­mun ka­dını kendi be­den­le­rine olan nef­reti ile baş başa bı­rak­tığı gibi kendi top­lum­sal ön yar­gı­la­rı­nın ra­hat­sız edici ger­çek­liği ile baş başa bı­ra­kı­yor.

Por­ta­kal: Ben ça­lış­mamda pa­per-mache tek­ni­ğini kul­lan­dım. Or­taya çı­kan hey­kel ev­ril­meye ça­lı­şı­yor ama top­lum ta­ra­fın­dan sı­kış­tı­rı­lı­yor. Bir yan­dan ken­dine sa­rı­lı­yor, bir yan­dan da da­ğıl­ma­maya ça­lı­şı­yor. Bu form, hem doğ­maya ça­lı­şan hem de ken­dini bas­tı­ran bir yapı gibi be­nim için.

De­rinsu Ali­ci­koğlu: Be­nim işim ar­tı­rıl­mış ger­çek­lik (AR) üze­rine. Bu ser­gide ne ya­par­sam ya­pa­yım “-mış gibi” ola­ca­ğını dü­şün­düm. Çünkü QR ile her şeyi ora­day­mış gibi gös­te­re­bi­li­yor­su­nuz. Bir saz charmı ve çok meş­hur La­bubu ka­rak­te­rini kul­lan­dım. Ger­çek­lik, ya­pay­lık, ge­le­nek­sel­lik… Hepsi iç içe geçti. Her­kes kendi te­le­fo­nun­dan ba­kı­yor ve bu da “kendi -mış gibi” ger­çek­li­ğini ya­ra­tı­yor.

Oğul­can Özer: İş­le­rimi üç te­mel dü­şü­nü­rün fi­kir­le­rin­den yola çı­ka­rak üre­ti­yo­rum: He­rak­li­tos, Marx ve Zygmunt Ba­u­man. Marx’ın “Katı olan her şey bu­har­la­şı­yor” sözü mo­der­nizmi ta­nım­lı­yor. Ba­u­man ise post-mo­dern dö­nemi “akış­kan mo­der­nite” ola­rak ifade edi­yor. Özel­likle Fuji Dağı’nı seç­tim. Çünkü Fuji, Ja­ponya’nın İkinci Dünya Sa­vaşı son­rası ye­ni­den in­şa­sında önemli bir simge. Bir za­man­lar ta­pı­nak ola­rak gö­rü­len bu dağ, bu­gün bir tu­ris­tik me­kâna dö­nüştü. İlk ba­kışta kitsch gibi du­ran bir man­zara resmi gibi gö­rü­nü­yor ama ser­gi­nin de te­ması olan “-mış gibi” hâ­lini neon ve kom­po­zit mal­ze­me­lerle ele al­dım.

Ser­hat Er­gün: “Tut­sak” ça­lış­ması, gö­rün­me­yen bir var­lı­ğın izini me­kân­sal ve işit­sel ola­rak ta­kip eden bir yer­leş­tirme. İl­ha­mını, öz­gür­lü­ğün ba­zen bir ya­nıl­sama, sı­nır­la­rın ise çoğu za­man gö­rün­mez olu­şun­dan aldı. Boş bir kuş ka­fesi, ha­fifçe sal­la­nan bir sa­lın­cak ve ara­lıklı ses­lerle, ar­tık orada ol­ma­yan bir can­lı­nın ha­ya­le­timsi iz­leri ye­ni­den inşa edi­li­yor.

Üre­tim sü­reci bo­yunca be­den, bel­lek, iz ve rast­lantı kav­ram­ları üze­rine yo­ğun­laş­tım. Ha­re­ket ve ses mo­tor­larla te­tik­lense de yapı her za­man bi­re­bir tek­rar et­me­yen bir dü­zenle ça­lı­şı­yor. Yer­leş­tirme sü­re­cinde me­kânla olan iliş­kiyi, iz­le­yi­ci­nin al­gı­sını ve işin fi­zik­sel/gö­rün­me­yen kat­man­la­rını bir­likte dü­şün­mek te­mel mo­ti­vas­yo­num oldu.

Son ola­rak ser­gi­nin içinde yer alan Kitsc­hen oda­sın­dan da bah­se­de­lim is­ti­yo­rum.

Fı­rat: Bu ser­gide Kitsc­hen Gün­cel Sa­nat İni­si­ya­tifi ola­rak bu­güne ka­dar yap­tık­la­rı­mızı unut­ma­dık, unut­tur­mak da is­te­me­dik. Bu yüz­den ser­gi­mi­zin bir kö­şe­sini bir ha­fıza oda­sına dö­nüş­tür­dük. Fan­zin­le­ri­miz, ka­ta­log­la­rı­mız, afiş­le­ri­miz vb.
Sa­dece bel­ge­ler de­ğil, bir du­ru­şun, bir üre­tim bi­çi­mi­nin, bir ko­lek­tif bel­le­ğin iz­leri as­lında bun­lar.

An­kara çağ­daş sa­nat or­ta­mında ne­yin müm­kün ol­du­ğunu sor­gu­la­dı­ğı­mız, sı­nır­ları zor­la­dı­ğı­mız ve ba­zen de sırf öyle his­set­tir­diği için yap­tı­ğı­mız her şe­yin yan­kısı bu oda­daydı.

Çünkü ha­fıza, ha­tır­la­dıkça var olur. Biz de en başta kal­mayı de­ğil, bi­rik­tir­meyi, ço­ğal­mayı ve ha­tır­la­mayı seç­tik. Do­la­yı­sıyla bu ha­fıza oda­sını çok an­lamlı bu­lu­yo­ruz.

Çok te­şek­kür ede­rim he­pi­nize. Sergi ve­si­le­siyle or­taya çı­kan bu dü­şünce yol­ları ve an­la­tı­lar ol­dukça il­ham ve­rici.

İlgili yazılar

Bütün yazılar

Kaçırma

Görsel Sanatlar

Atölye Gezileri: Aslı Işıksal

Ayça: Bizi atölyenizde ağırladığınız için teşekkür ederiz.

Ayça Güneş / Melike Serin28 Nisan 2025