Doğu Yaşar Akal, siyah beyaz portre
Fotoğraf: Mehmet Hakyemez

Tiyatro

Doğu Yaşar Akal ile Tiyatro ve Üretmek Üzerine

Didem Yaprak

30 Ekim 2026

Ti­yatro yö­net­meni ve se­na­rist Doğu Ya­şar Akal ile ti­yat­roya baş­lan­gı­cını, oyuncu yö­ne­timi yön­tem­le­rini ve bir oyu­nun dün­ya­sını prova sa­lo­nunda na­sıl kur­du­ğunu; sev­diği ya­zar­ları, ti­yatro ile si­nema ara­sın­daki fark­ları ve ya­pay ze­kâ­nın sa­nat­taki ye­rini ko­nuş­tuk.

Ti­yat­royla ilk na­sıl ve ne za­man ta­nış­tın?

Li­sede, oku­lu­muzda bir ti­yatro top­lu­luğu vardı. TED’liy­dim, orada ba­yağı köklü bir ge­le­nek vardı ve üç dört yıl bo­yunca bir yö­net­menle ça­lış­mış­tık. O ay­rıl­dık­tan sonra top­lu­luğu Fi­liz Alp­gez­men ve Onur Say­lak ça­lış­tır­maya baş­ladı. Biri Bil­kent’te reji, di­ğeri oyun­cu­luk öğ­ren­ci­siydi. Ben o za­mana ka­dar re­ji­nin ayrı bir bö­lüm ol­du­ğunu bil­mi­yor­dum.

Bir­kaç ay atölye ça­lış­ma­ları, oyun se­çimi der­ken o in­san­larla çok ya­kın­laş­tık. Bir gün ya­tak­tan kalk­tım ve içime “Ben ga­liba oyun­cu­luk yap­mak is­te­mi­yo­rum” diye bir his geldi. Yö­net­men­liğe ha­zır­lan­mak is­te­dim ama gi­re­bi­lir mi­yim diye de dü­şün­düm. O sı­rada Sha­kes­pe­are’den Tro­i­lus ve Cres­sida ça­lı­şı­yor­duk, rol­ler ko­nu­şu­lu­yordu ve ben doğ­ru­dan yö­net­me­nin ya­nında yer al­dım. O gün­den sonra da sağ ol­sun­lar beni sı­nav­lara ha­zır­la­dı­lar. O ya­zın so­nunda Bil­kent Reji’yi ka­zan­dım.

As­lında bi­raz sürp­rizdi, çünkü ders­ha­neye fa­lan git­mi­yor­dum, fel­sefe oku­mak gibi ni­yet­le­rim vardı. Ti­yat­royla kar­şı­la­şınca he­ves­len­dim. Ye­te­nek sı­na­vın­dan çok kor­ku­yor­dum ama o okul­dan in­san­larla ta­nı­şınca bu­nun o ka­dar bü­yük bir me­sele ol­ma­dı­ğını fark et­tim ve ha­zır­lan­dım. Her­halde ha­ya­tımda en çok ça­lış­tı­ğım dö­nemdi. Sonra da bir şe­kilde reji oku­maya baş­la­dım.

Sence bir yö­net­me­nin oyuncu yö­ne­timi na­sıl ol­malı? Se­nin ken­dine has yön­tem­le­rin, tek­nik­le­rin var mı?

Okulda bü­yük öl­çüde Sta­nis­lavski me­to­duyla eği­ti­li­yor­su­nuz. Bi­zim reji bö­lü­mün­deki eği­tim bi­raz il­ko­kul gibi: Seni bir ho­caya ve­ri­yor­lar ve beş sene aynı ho­ca­dan eği­tim alı­yor­sun. Bu­nun ko­lay­lığı da var, çünkü her­kes aynı sis­tem­den geç­tiği için or­tak bir dil olu­şu­yor.

Okul­dan sonra Ka­dir Has’ta yük­sek li­sans yap­tım. O dö­nemde orada oyun­cu­luk üze­rine ciddi ça­lış­ma­lar ya­pı­lı­yordu ve de­ği­şik tek­nik­lerle kar­şı­laş­tım. So­nunda öğ­ren­di­ğim her şey, sü­rekli pra­tik et­tikçe bir har­mana dö­nüştü. Ba­zen Le­coq eg­zer­siz­le­rini, yani fi­zik­sel ti­yat­royu kul­la­nı­yo­rum. Daha ger­çekçi ka­rak­ter ya­rat­mak is­te­di­ğimde Mike Alf­reds’in yön­tem­le­rine baş­vu­ru­yo­rum. Bu, oyu­nun tü­rüne de bağlı. Bu­nun dı­şında oyun­cu­larla açık ilişki kur­mayı ter­cih ede­rim. Ka­ri­yerli bir oyun­cuyla yeni baş­la­mış biri ara­sında da fark gö­zet­me­meye ça­lı­şı­rım.

Oyunu en baş­tan ka­fanda ku­ru­yor mu­sun, yoksa sü­reç daha canlı ve in­te­rak­tif mi iler­li­yor?

Bu, pro­dük­si­yo­nun ne­rede ya­pıl­dı­ğına çok bağlı. Ba­ğım­sız bir ti­yat­roda kü­çük bir ekiple ça­lı­şır­ken çok daha ser­best olu­yor­sun. Yeni fi­kir­ler çı­kı­yor, yolda ge­li­şi­yor. Dev­let ti­yat­rosu gibi kı­sıtlı za­ma­nın ol­duğu yer­lerde ise ön ha­zır­lığı çok yap­man ge­re­ki­yor. Orada da bir ana­liz me­to­dum var.

Me­to­dun­dan bi­raz bah­set­mek is­ter mi­sin?

Pro­je­le­rimde kul­lan­dı­ğım, za­manla kendi ge­liş­tir­di­ğim bir me­to­dum var. Oyunu bö­lüm­lere ayı­rı­yo­rum. Oyun­la­rın kendi bö­lüm­leri de olur ama ben on­ları mikro öl­çekte, an­lam üze­rin­den ayır­maya ça­lı­şı­yo­rum. İlk bak­tı­ğım şey şu: Bu oyunda ger­çek­ten ne olu­yor, ya­zar ne yaz­mış? Bunu çöz­meye ça­lı­şı­yo­rum. Sonra “Ben bunu na­sıl ya­pa­ca­ğım, na­sıl fark­lı­laş­tı­ra­bi­li­rim?” aşa­ma­sına ge­çi­yo­rum. Oyun hangi coğ­raf­yada ge­çi­yor, de­koru ne, na­sıl bir mü­zik, na­sıl bir oyun­cu­luk stili ge­re­ki­yor diye dü­şü­nü­yo­rum.

Bun­ları tek ba­şıma, ge­niş bir ça­lış­mayla ya­pı­yo­rum. Sonra oyuncu se­çi­mine ge­çi­yo­rum ve ilk not­la­rımla pro­vaya gi­ri­yo­rum. Pro­va­larda oyun­cu­lar­dan ge­len mal­ze­meye de açık kal­mak is­ti­yo­rum. Kendi fik­rime sa­dık ka­lı­yo­rum ama ya­ra­tıcı bir şey ge­li­yorsa onu işe da­hil edi­yo­rum.

Oyun­cu­ları oyu­nun dün­ya­sına sok­mak için başka hangi yön­tem­le­rin var?

Oyun­cu­la­rım­dan ka­rak­ter­le­riyle ya da ev­renle il­gili gör­sel ça­lış­ma­lar yap­ma­la­rını is­ti­yo­rum. Prova ala­nına gör­sel­ler ası­yo­rum. Ama­cım, her­kesi pro­va­larda oyu­nun ev­re­ni­nin içinde ya­şat­mak, yani bi­raz o dün­ya­nın içine hap­set­mek. Bunu ba­şa­ra­bil­di­ğim ekip­ler olu­yor, ba­şa­ra­ma­dık­la­rım da.

Bir de hot se­a­ting eg­zer­si­zini yap­tı­rı­yo­rum. Çok iyi bir ana­liz yön­temi, çünkü oyun­cu­larla is­te­di­ğini al­mak için on­larla aynı düz­lemde bu­luş­man ge­re­ki­yor. Oyun­cuya dört farklı liste ha­zır­la­tı­yor­sun. Bun­lar çok ba­sit şey­ler ola­bi­li­yor, me­sela ka­rak­te­rin saçı sa­rı­dır gibi. Ama oyun dün­ya­sını iyi an­la­ma­la­rını sağ­lı­yor. Sonra oyun­cu­lar ka­rak­ter ola­rak kar­şına otu­ru­yor, oyun­dan ve kendi öy­kü­le­rin­den bah­se­di­yor­lar, sen de sorgu ya­pı­yor­sun. Şu an ça­lış­tı­ğım oyunda te­melde bir aile var, o yüz­den “Ai­lede en çok kimi se­vi­yor­sun?” gibi so­ru­lar so­ru­yo­rum.

Bu tek­nik her oyunda işe ya­ra­maz. Sta­nis­lavski’den ge­len bu tek­nik­ler ge­nelde Çe­hov, İb­sen gibi ger­çekçi me­tin­ler üze­rine ku­rul­muş. Brecht’te ya da ger­çekçi ol­ma­yan ka­rak­ter­lerde işe ya­ra­maz. Bu yüz­den hangi oyunda hangi tek­nikle ça­lı­şa­ca­ğını bil­mek önemli.

Tavşan Tavşanoğlu oyunundan bir sahne, dört oyuncu
Kerem Kantarcı, Tavşan Tavşanoğlu oyunu, 2026.

Ay­şe­nil Şam­lı­oğlu ile ko­nuş­tu­ğumda, mi­mar­lık geç­mişi ol­duğu için sah­neyi bir mi­mari ya­pıya ben­ze­ti­yordu. Bir te­mel otur­tu­yor, koy­duğu her şey oyun­cu­larla bir­likte ku­ru­lan çok bo­yutlu bir ya­pıya dö­nü­şü­yor. Bu tarzda bir ana­loji yap­mıştı. Se­nin için sahne na­sıl bir yer?

Gü­zel bir ben­zet­mey­miş bu arada. Ama oyu­nun dün­yası çok önemli ve her oyuna aynı yak­la­şım uy­gu­la­na­maz. Bazı oyun­larda ka­bus at­mos­feri kur­mak is­ti­yo­rum. Her za­man ha­yali, fan­tas­tik bir yan ol­sun is­ti­yo­rum. Çok so­mut ger­çek­ler olsa bile on­ları kı­ra­bi­le­ce­ğim alan­lar bı­rak­maya ça­lı­şı­yo­rum.

Si­ne­ma­nın keş­fiyle bir­likte ti­yat­ro­nun öz­gür­leş­ti­ğini dü­şü­nü­yo­rum. Si­nema çok oto­ma­tik bir şey, ka­me­rayı koy­du­ğunda ger­çek­liği ol­duğu gibi ala­bi­li­yor­sun. Ti­yat­roda ne ka­dar ger­çekçi ol­mak is­ter­sen iste, başka bir stilde yap­man ge­re­ki­yor. Ben ti­yat­ro­nun o ha­yali kıs­mını se­vi­yo­rum. Rüya gibi bir at­mos­fer ya da kendi ger­çek­li­ğini ku­ran bir oyun dün­yası ya­rat­maya ça­lı­şı­yo­rum. Yine de bu oyuna çok bağlı. Bazı oyun­lar be­nim ha­yal dün­yamı ta­şı­mı­yor. Bunu za­manla, tec­rü­beyle gör­meye baş­lı­yor­sun, “Bu oyu­nun yolu bu de­ğil” di­yor­sun.

Sa­na­tını bes­le­yen farklı di­sip­lin­ler var mı? Varsa ne­ler, bi­raz bah­se­de­bi­lir mi­sin?

Çok oku­yan bir in­sa­nım. Özel­likle ro­man oku­mayı çok se­ve­rim, ta­rihe de il­gim var. Mü­zik be­nim ti­yat­romda çok yer tu­tu­yor. Per­for­mans ve dans iş­le­rini iz­le­mek­ten ke­yif alı­yo­rum, iki işte yar­dımcı ola­rak da yer al­dım. Sergi gez­meye va­kit ayı­rı­yo­rum, çünkü gör­sel sa­nat­lar çok zen­gin­leş­ti­rici bence.

Fut­bolu da çok se­ve­rim. Bir ho­cam yö­net­men­likle tek­nik di­rek­tör­lük ara­sında hep ana­loji ku­rardı, bence hak­lıydı. İn­san­larla ça­lı­şı­yor­sun, bir tak­tik ya da si­mü­las­yon ha­zır­lı­yor­sun. On­ları fik­rine ve yap­tık­la­rına inan­dır­man ge­re­ki­yor, bu da gü­ven­den ge­çi­yor. Farklı gö­rev­leri, farklı ka­rak­ter­leri olan in­san­ları bir ta­kım hâ­line ge­tir­mek zo­run­da­sın. So­nunda sen de bir si­mü­las­yon ya­ra­tı­yor­sun ve onu se­yir­ci­nin kar­şı­sına çı­kar­dı­ğında ne ola­ca­ğını he­sap­la­maya ça­lı­şı­yor­sun.

Bu işte her şe­yin bir fay­dası var. Bir yaz gi­dip dün­yayı gez­me­nin bile sana ka­ta­cağı bir sürü şey var. Okul­day­ken bir ar­ka­da­şı­mız vardı, ko­la­nın me­tal ka­pa­ğını ağ­zına ko­yup öt­tü­re­rek tı­raş sah­nesi ya­pa­bi­li­yordu. Ya­ra­tıcı bir im­geyi ku­ru­yor­sun ama onu ya­pa­bi­len bir oyun­cun yoksa o sah­neyi ya­pa­maz­sın. Ne ka­dar çok şeyle il­gi­le­nir­sen o ka­dar ge­li­şi­yor­sun. Sa­dece ti­yat­ro­nun içinde ka­palı kal­mak kötü bir şey, ha­yatla ba­ğın canlı kal­malı.

Se­yirci de­miş­ken, açı­lış ge­cesi se­nin için na­sıl ge­çi­yor?

Ga­liba en çok onu se­vi­yo­rum, ya­lan söy­le­ye­me­ye­ce­ğim. Ti­yat­ro­nun en he­ye­can ve­rici anı bence o. Uzun süre oy­na­nan oyun­larda başka bir ke­yif var. Oyun dö­nü­şü­yor, de­ği­şi­yor. Bazı oyun­lar hiç de­ğiş­me­den yıl­larca aynı şe­kilde oy­na­nı­yor, o da ga­rip bir şey. Ama ilk he­ye­can, oyun­cu­lar­daki “Ne ola­cak?” hissi, ku­şun uç­ması gibi bir şey. Bir şey ya­pı­yor­sun ve o, se­yir­ciyle kar­şı­la­şı­yor. Bazı yö­net­men­ler yap­tık­ları oyunu iz­le­ye­mez bile. Ben iz­li­yo­rum. Sonra iş sen­den ko­pup gi­di­yor.

Bir iş sende na­sıl baş­lı­yor?

Bir kâ­ğıt par­ça­sıyla. Ge­nelde odamda tek ba­şıma, “Bu oyuna na­sıl bir mü­zik uyar, na­sıl bir tarz ol­malı?” diye dü­şü­ne­rek baş­lı­yo­rum. Ba­zen yolda yü­rür­ken ya da met­ro­büste sı­kış­mış­ken ak­lıma bir fi­kir ge­li­yor, sonra o fi­kir kar­şıma çı­kı­yor. Çok zen­gin bir sü­reç.

Okul­day­ken de me­kânı, coğ­raf­yayı, de­koru ha­yal et­meyi se­ver­dim. Bir sah­neyi okur­ken zih­nimde oyun­cu­ları ha­re­ket et­ti­ri­yo­rum. Pro­vaya gir­me­den mi­zan­sen­ler ka­famda olu­şu­yor. Prova sü­re­cinde el­bette de­ği­şi­yor ama te­melde bir fi­kir var. “Bun­lar ne­rede, ne ya­pı­yor­lar?” so­ru­suna çok ih­ti­ya­cım var ve fik­rimi buna göre ta­sa­rım­cıya ak­ta­rı­yo­rum.

Ba­ğım­sız yö­net­me­nim, bir­çok ekiple ça­lı­şı­yo­rum. Sa­nat yö­net­men­le­rine ya da ku­ru­mun yö­ne­tici eki­bine fik­rimi su­nu­yo­rum. Bana 6–8 hafta gibi bir süre ve­ri­yor­lar, o yüz­den so­nunda na­sıl bir şey elde edi­le­ce­ğini, ma­li­ye­tini, bi­çi­mini, ti­yat­ro­nun çiz­gi­sine uyup uy­ma­dı­ğını gör­mek is­ti­yor­lar. Es­ki­den ha­ya­lini an­la­tı­yor­dun, de­ko­ra­törle bu­lu­şun­caya ka­dar onu so­mut­laş­tır­mak zordu. Şimdi bu sü­rece ya­pay zekâ da gi­ri­yor.

Ya­pay ze­kâyı sü­reç­le­rinde na­sıl kul­la­nı­yor­sun?

Gör­sel ta­rafta kul­la­nı­yo­rum. De­ko­ra­törle pay­la­şı­yo­rum: “Ben şunu yap­tım, sen de kendi ça­lış­manı yap, ba­ka­lım sen­den ne ge­le­cek” di­yo­rum. Ta­bii bir yan­dan sözlü de ko­nu­şu­yo­ruz. Me­sela Zen­gin Mut­fağı bir mut­fakta ge­çi­yor. “Bir mut­fak la­zım” de­mek yet­mi­yor. Asıl soru: “Na­sıl bir mut­fak?” Oyu­nun ya­zıl­dığı dö­ne­min, me­sela 70’le­rin mut­fağı mı, yoksa sti­lize başka bir şey mi? Orada se­nin yo­ru­mun önemli.

Ya­zar­ken de kul­la­nı­yor mu­sun?

Yazma sü­re­cine sok­mak is­te­mi­yo­rum. Me­ra­kım­dan bir sahne yaz­dır­dım ama çok il­kel kaldı. Öz­gün bir dil ge­re­ki­yor. Sa­natla uğ­ra­şan biri ola­rak ya­pay ze­kâya yaz­dır­mak bana man­tıklı gel­mi­yor, bi­raz üç­kâ­ğıt gibi ge­li­yor. Kit­le­sel üre­timde, me­sela gün­lük bir dizi ya­zan biri kul­la­na­bi­lir, an­la­rım. Ama de­ğer ver­di­ğin bir ti­yatro metni ya da film se­nar­yo­sunda öz­gün üre­timi ko­ru­mak la­zım. Amaç ya­pay ze­kâyla oyun yap­mak ol­ma­malı, ya­pay zekâ sana hiz­met et­meli. Dünya za­ten tek­dü­ze­liğe doğru gi­di­yor. Sa­nat, ya­ra­tıcı ka­lan az sa­yı­daki alan­dan biri. Anah­tarı ve­rir­sen o da tek­dü­ze­le­şir.

Öte yan­dan bu tek­no­lo­jiye bu ka­dar tepki gös­te­ril­di­ğini ilk kez gö­rü­yo­rum. Ben karşı çık­ma­nın an­lam­sız ol­du­ğunu dü­şü­nü­yo­rum. Ka­mera icat edil­di­ğinde de ti­yat­ro­cu­lar “Bu mes­leği or­ta­dan kal­dı­ra­cak” di­ye­mezdi. Tek­no­loji var ve kul­la­nı­la­cak. Yine de kendi öz­gür­lü­ğünü ko­ru­mak zo­run­da­sın. Ben ta­sa­rımcı ol­sam ilk aşa­mada kul­lan­maz­dım, çünkü çi­zim ye­te­ne­ğini ken­din ge­liş­tir­miş­sin. Be­nim asıl işim ise bü­tünü ya­rat­mak, bü­tün par­ça­ları bir araya ge­tir­mek. Şu an bunu ya­pay zekâ ya­pa­maz, ile­ride belki. Ya­pay zekâ bi­rey­sel ça­lış­mayı ar­tı­ra­bi­lir. Ama me­sela ya­rısı ya­pay ze­kâyla ya­pıl­mış bir şarkı hit ola­bi­lir. Oyuncu ar­ka­daş­la­rım şarkı çı­ka­rı­yor ve “Bu se­nin se­sin de­ğil” di­yo­rum. “Bir gün kon­ser ver­sen ne ola­cak?” di­ye­sim de ge­li­yor.

Doğu Yaşar Akal bir masa başında söyleşi sırasında

Ti­yatro yö­net­men­li­ğiyle film ya da dizi yö­net­men­liği ara­sında ne gibi fark­lar var?

Te­melde bü­yük bir fark yok, işin mo­ti­vas­yonu aynı. Ama okulda şöyle ye­tiş­ti­ril­dik: “Ti­yatro oyuncu sa­na­tı­dır.” İlk başta buna iti­raz et­miş­tim, yö­net­men oku­luna gel­miş biri ola­rak ca­nım sı­kıl­mıştı. Sonra ho­ca­la­rın ne de­mek is­te­di­ğini an­la­dım. Ti­yat­ro­nun ana un­suru oyun­cu­dur.

Sa­nat si­ne­ması ger­çek­ten yö­net­me­nin sa­natı. Oyuncu ol­ma­yan in­san­larla, hatta hay­van­larla film çe­ke­bi­lir­sin, hepsi ya­pıldı. Si­nema yö­net­meni bir yan­dan daha zor bir işe gi­ri­şi­yor ama oyun­cu­luk yö­ne­timi açı­sın­dan daha avan­tajlı. Al­dı­ğını alıp işi bi­ti­re­bi­li­yor­sun. Oyun­cu­nun sü­rekli aynı per­for­mansı ver­mesi ge­rek­mi­yor. Ti­yat­roda ise oyun­cuyu ger­çek­ten ha­zır­la­man la­zım.

Yine de yeni ku­şak si­nema yö­net­men­le­ri­nin oyun­cu­luğu ar­tık me­sele et­ti­ğini gö­rü­yo­rum. Bir ön­ceki ku­şak, rolü za­ten gün­de­lik ha­ya­tında ya­pa­bi­len in­sanı oraya koy­ma­nın der­din­deydi. On­lar daha çok açıya, ka­me­raya, ışığa, at­mos­fere, se­nar­yoya ba­kı­yordu. Oyun­cu­luk bi­raz dı­şa­rıda ka­lırdı. Bence bu kı­rıldı. Bazı yö­net­men­ler film­le­rinde oyuncu koçu kul­la­nı­yor.

Başka fark­lar da var. Si­nema çok daha zor, pa­halı ve yıl­lara ya­yı­lan bir üre­tim. Ti­yatro daha hızlı ya­pı­la­bi­li­yor. Son yıl­larda ti­yatro se­yir­ciyle daha çok bu­lu­şu­yor. Sa­nat si­ne­ma­sı­nın ne ka­dar se­yir­ciye ulaş­tı­ğın­dan ise en­di­şe­li­yim. Sa­dece fes­ti­val­lere üre­ti­lince o film­ler boşta ka­la­bi­li­yor. Batı’daki fes­ti­val­le­rin bek­le­diği hi­kâ­ye­leri çe­kince ora­larda ya­rı­şıp ödül ala­bi­li­yor­sun ama sür­dü­rü­le­bi­lir bir sis­tem ol­mu­yor. Si­ne­ma­nın ge­nel ola­rak se­yir­ci­den kop­tu­ğunu dü­şü­nü­yo­rum. Bunda yö­net­me­nin mi, ya­pım­cı­nın mı, sek­tö­rün mü suçu var, bil­mi­yo­rum.

Ben bir kısa film çek­tim, sonra uzun met­rajda ve di­zide se­na­rist ola­rak ça­lış­tım. Ka­me­ralı ta­raf bende daha çok se­na­rist­liğe ev­rildi ama o da ana mes­le­ğim de­ğil. Üç beş yılda bir ak­lıma ta­kı­lan bir hi­kâ­yeyi ya­zı­yo­rum.

Ya­zar­ken na­sıl bir sü­reç iz­li­yor­sun?

Önce bir hi­kâye ya­zı­yo­rum, bir ka­rak­ter üze­rin­den. Onun et­ra­fında bir sürü ka­rak­ter olu­şu­yor, sonra bi­yog­ra­fi­ler yaz­maya baş­lı­yo­rum. Bunu portre gibi, bir in­san hi­kâ­yesi gibi yaz­maya ça­lı­şı­yo­rum. Ka­famda kur­du­ğum sah­ne­leri, an­ları, his­leri içine doğru iti­yo­rum. Ba­zen ger­çek ha­yat­tan, ger­çek in­san­lar­dan, ba­zen kendi ha­ya­tım­dan bes­le­ni­yo­rum. Da­ğı­nık baş­lı­yor, sonra bir yere ge­li­yor, sonra se­nar­yoya ya­vaş ya­vaş gi­di­yo­rum. Se­naryo ya­zar­ken öykü za­ten başka bir yere ev­ri­le­bi­li­yor.

Hem ti­yat­roda hem ya­zar­lıkta bir ev­ren ya­rat­ma­nın pe­şin­de­yim. Fan­tas­tik de ola­bi­lir, aşırı ger­çekçi de, gü­nü­müzde, geç­mişte ya da ge­le­cekte ge­çe­bi­lir. Önemli olan öz­gün bir ev­reni ol­ması. Yaz­dı­ğın şe­yin doğru yö­net­menle bu­luş­ması da çok önemli. Met­nin ni­ye­tini an­la­ya­cak biri ol­malı. Ya­pım sü­reci baş­la­yınca geri bil­di­rim ge­li­yor, bazı ha­yal­ler çok pa­halı çı­kı­yor, bazı şey­ler ek­si­li­yor, hi­kâye bam­başka yol­lara gi­de­bi­li­yor. Yo­rucu ama çok canlı bir sü­reç. Ha­yal et­ti­ğin şe­yin bir sürü in­sana ulaş­ması ve so­nunda bam­başka se­yir­ci­lerle bu­luş­ması çok ayrı bir zevk.

Ti­yat­roda me­tin, ka­me­rayla an­la­ta­bi­le­ce­ğin şeyi an­lat­mak zo­runda ol­duğu için daha mı önemli hâle ge­li­yor?

Me­tin önemli ama her şey de­ğil. Ben me­tin ti­yat­ro­sunu se­vi­yo­rum, iz­le­di­ğim şeyi an­la­mak is­ti­yo­rum. Me­tin­den çok ko­puk, so­yut iş­leri iz­le­mek­ten ke­yif alı­yo­rum ama on­la­rın da dra­ma­tur­jik ola­rak bir fikre bağ­lan­ması ge­re­ki­yor, yoksa sa­dece ma­ha­ret iz­li­yor gibi olu­yor­sun. Si­ne­mada da me­tin çok önemli.

Metni okur­ken dik­kat et­ti­ğim şey, ka­rak­ter­le­rin farklı ses­ler­den ko­nu­şup ko­nuş­ma­dığı. Mac­beth’te Dun­can ve Mac­beth aynı yer­den ko­nuş­maz, aynı zi­hin ya­pı­sına sa­hip de­ğil­ler. Bir oyun­cuyla önce ka­rak­te­rin se­sini bul­mak kri­tik. Dra­ma­tur­jide çok ko­nuş­tu­ğu­muz bir şeydi. Hepsi tek bir dil­den ko­nu­şu­yorsa iyi ya­zar­lık ol­mu­yor. El­bette oyuncu onu is­te­diği gibi fark­lı­laş­tı­ra­bi­lir, me­tin takla atıp başka bir şeye dö­nü­şe­bi­lir. Ama Çe­hov ya da İb­sen’e bak, ka­la­ba­lık kad­ro­larda her ka­rak­te­rin kendi sesi var. On­lar deha ta­bii ama iyi me­tin sana sağ­lam bir ze­min sağ­lı­yor.

Son so­ru­la­rım. Seni en çok et­ki­le­yen oyun­lar han­gi­leri?

Son za­man­larda de­ğil, bir­kaç yıl önce iz­le­dik­le­rim. The­a­ter Bre­men’de Üç Ku­ruş­luk Opera’yı iz­le­miş­tim. Çok sev­di­ğim bir ya­zar ve me­tin. Ya­zıl­dığı dilde, Al­manca iz­le­mek, or­kest­ras­yon ve çok iyi oyun­cu­luk­lar beni çok et­ki­ledi. Aynı dö­nemde Ham­burg’daki Tha­lia Ti­yat­rosu’nda Li­liom’u iz­le­dim. Ro­bot­lar oy­nu­yordu, de­kor de­ği­şim­le­rini fa­lan on­lar ya­pı­yordu, daha ya­pay zekâ bile yoktu. Dark di­zi­si­nin oyun­cu­ları da vardı. Tha­lia, Tür­kiye’de çok bi­lin­mez ama çok önemli bir Al­man ti­yat­rosu. Duy­gu­sal kat­manı, tek­no­lo­jiyi kul­la­nış­ları, oyun­cu­la­rın se­vi­yesi, bü­yük pro­dük­si­yon beni çok et­ki­ledi, iki kere git­tim.

Bir de Mac­beth’le Co­pen­ha­gen Stage Fes­ti­val’e ka­tıl­mış­tık. Orada iz­le­di­ğim bir­kaç iş­ten çok et­ki­len­dim. Lost So­uls of Co­pen­ha­gen mü­kem­mel bir oyundu. Yö­net­me­nin adını ha­tır­la­ya­mı­yo­rum. Bi­çim ola­rak da yö­net­men­lik ola­rak da çok ya­ra­tı­cıydı. Bizde reji sa­natı çok önem­sen­mi­yor gibi ge­li­yor bana, daha çok oyun­cu­luk te­melli bir ti­yatro al­gı­mız var.

Di­ji­tal plat­form­lar da il­ginç bir konu. Bi­zim Netf­lix’te yaz­dı­ğı­mız iş ilk haf­ta­larda beş mil­yon iz­lendi. Bi­zim gibi in­san­lar için bü­yük bir ra­kam ama bü­tün dün­yayı dü­şü­nünce çok da de­ğil.

En sev­di­ğin ya­zar­lar ve yö­net­men­ler kim­ler?

İn­gi­lizce me­tin­ler­den Anna Jor­dan’ı ve Da­vid Eld­ridge’ı se­ve­rim. Sha­kes­pe­are’den vaz­ge­çe­mi­yo­rum, ka­fam hep oraya ka­yı­yor. Brecht’i ve He­i­ner Mül­ler’i çok se­ve­rim. İkisi ayrı dö­nem­lerde ama aynı ge­le­nek­ten ge­li­yor, o ge­le­ne­ğin dö­nüş­mesi ho­şuma gi­di­yor. Çağ­daş Al­man me­tin­le­rini de denk gel­dikçe oku­yo­rum.

Yerli ya­zar­lar­dan Ayşe Bay­ra­moğlu’nun me­tin­le­rini çok be­ğe­ni­yo­rum, çok ori­ji­nal ge­li­yor bana. Ya­pa­ma­dı­ğım bir oyunu var, metni çok gü­zel. Mu­rat Mah­mut Ya­zı­cı­oğlu’nun oyun­la­rını se­ve­rim, özel­likle me­tin ba­zında Sen İs­tan­bul’dan Daha Gü­zel­sin’i. Ka­dın Anaç­lar Şar­kı­lar hoş bir oyundu. Aslı Ekici’nin me­tin­le­rini oku­dum ama sah­nede iz­le­ye­me­dim, me­rak edi­yo­rum. Fi­ruze En­gin’in ka­lemi çok ti­yat­roya ya­kı­şı­yor. Cam­ba­zın Ce­na­zesi oyu­nunu yö­netme şan­sım da oldu. Yeni bir şey yazsa da iz­le­sek de­di­ğim ya­zar­lar bun­lar.

An­kara’nın ti­yatro kül­tü­rünü na­sıl bu­lu­yor­sun?

Bu­rada çok po­tan­si­yel var, uzak­tan yeni olu­şum­ları göz­lem­li­yo­rum. An­kara Sa­nat’ta bir sene ça­lış­mış­tım. Bil­kent’te ho­ca­lık da ya­pı­yo­rum, o yüz­den özel­likle Bil­kent’in oyun­la­rına gi­di­yo­rum. Okul oyun­la­rını, me­zu­ni­yet ve üçüncü sı­nıf oyun­la­rını iz­le­meyi se­vi­yo­rum. ODTÜ Şen­li­ğini ta­kip edi­yo­rum. Genç oyun­cu­ları gör­mek ho­şuma gi­di­yor. O ilk he­ye­can, “prö­mi­yer çarpı bin” gibi bir şey. İn­san­lar çok he­vesli olu­yor, o taze ener­jiyi çok se­vi­yo­rum. Dev­let ti­yat­ro­sunda il­gimi çe­ken bir yö­net­men ya da oyuncu varsa on­ları da iz­li­yo­rum, İs­tan­bul’a ge­lir­lerse de ta­kip edi­yo­rum. Ca­mi­a­nın içinde olunca sti­lini be­ğen­di­ğin, ne yap­tı­ğını me­rak et­ti­ğin in­san­lar olu­yor. Genç Sahne ve Kül­tür iş­le­rini de iz­le­mek is­ti­yo­rum ama he­nüz fır­sa­tım ol­madı.

İlgili yazılar

Bütün yazılar

Kaçırma

Sinema

Videokunstarkivet Sanatçıları ile Röportajlar — Part II

Sanatsal pratiğinizi kısaca nasıl tanımlarsınız? Çalışmalarınızda genellikle hangi temalar veya kavramlar ön plana…

Zeynep Seda Özmen7 Ocak 2026