Tiyatro yönetmeni ve senarist Doğu Yaşar Akal ile tiyatroya başlangıcını, oyuncu yönetimi yöntemlerini ve bir oyunun dünyasını prova salonunda nasıl kurduğunu; sevdiği yazarları, tiyatro ile sinema arasındaki farkları ve yapay zekânın sanattaki yerini konuştuk.
Tiyatroyla ilk nasıl ve ne zaman tanıştın?
Lisede, okulumuzda bir tiyatro topluluğu vardı. TED’liydim, orada bayağı köklü bir gelenek vardı ve üç dört yıl boyunca bir yönetmenle çalışmıştık. O ayrıldıktan sonra topluluğu Filiz Alpgezmen ve Onur Saylak çalıştırmaya başladı. Biri Bilkent’te reji, diğeri oyunculuk öğrencisiydi. Ben o zamana kadar rejinin ayrı bir bölüm olduğunu bilmiyordum.
Birkaç ay atölye çalışmaları, oyun seçimi derken o insanlarla çok yakınlaştık. Bir gün yataktan kalktım ve içime “Ben galiba oyunculuk yapmak istemiyorum” diye bir his geldi. Yönetmenliğe hazırlanmak istedim ama girebilir miyim diye de düşündüm. O sırada Shakespeare’den Troilus ve Cressida çalışıyorduk, roller konuşuluyordu ve ben doğrudan yönetmenin yanında yer aldım. O günden sonra da sağ olsunlar beni sınavlara hazırladılar. O yazın sonunda Bilkent Reji’yi kazandım.
Aslında biraz sürprizdi, çünkü dershaneye falan gitmiyordum, felsefe okumak gibi niyetlerim vardı. Tiyatroyla karşılaşınca heveslendim. Yetenek sınavından çok korkuyordum ama o okuldan insanlarla tanışınca bunun o kadar büyük bir mesele olmadığını fark ettim ve hazırlandım. Herhalde hayatımda en çok çalıştığım dönemdi. Sonra da bir şekilde reji okumaya başladım.
Sence bir yönetmenin oyuncu yönetimi nasıl olmalı? Senin kendine has yöntemlerin, tekniklerin var mı?
Okulda büyük ölçüde Stanislavski metoduyla eğitiliyorsunuz. Bizim reji bölümündeki eğitim biraz ilkokul gibi: Seni bir hocaya veriyorlar ve beş sene aynı hocadan eğitim alıyorsun. Bunun kolaylığı da var, çünkü herkes aynı sistemden geçtiği için ortak bir dil oluşuyor.
Okuldan sonra Kadir Has’ta yüksek lisans yaptım. O dönemde orada oyunculuk üzerine ciddi çalışmalar yapılıyordu ve değişik tekniklerle karşılaştım. Sonunda öğrendiğim her şey, sürekli pratik ettikçe bir harmana dönüştü. Bazen Lecoq egzersizlerini, yani fiziksel tiyatroyu kullanıyorum. Daha gerçekçi karakter yaratmak istediğimde Mike Alfreds’in yöntemlerine başvuruyorum. Bu, oyunun türüne de bağlı. Bunun dışında oyuncularla açık ilişki kurmayı tercih ederim. Kariyerli bir oyuncuyla yeni başlamış biri arasında da fark gözetmemeye çalışırım.
Oyunu en baştan kafanda kuruyor musun, yoksa süreç daha canlı ve interaktif mi ilerliyor?
Bu, prodüksiyonun nerede yapıldığına çok bağlı. Bağımsız bir tiyatroda küçük bir ekiple çalışırken çok daha serbest oluyorsun. Yeni fikirler çıkıyor, yolda gelişiyor. Devlet tiyatrosu gibi kısıtlı zamanın olduğu yerlerde ise ön hazırlığı çok yapman gerekiyor. Orada da bir analiz metodum var.
Metodundan biraz bahsetmek ister misin?
Projelerimde kullandığım, zamanla kendi geliştirdiğim bir metodum var. Oyunu bölümlere ayırıyorum. Oyunların kendi bölümleri de olur ama ben onları mikro ölçekte, anlam üzerinden ayırmaya çalışıyorum. İlk baktığım şey şu: Bu oyunda gerçekten ne oluyor, yazar ne yazmış? Bunu çözmeye çalışıyorum. Sonra “Ben bunu nasıl yapacağım, nasıl farklılaştırabilirim?” aşamasına geçiyorum. Oyun hangi coğrafyada geçiyor, dekoru ne, nasıl bir müzik, nasıl bir oyunculuk stili gerekiyor diye düşünüyorum.
Bunları tek başıma, geniş bir çalışmayla yapıyorum. Sonra oyuncu seçimine geçiyorum ve ilk notlarımla provaya giriyorum. Provalarda oyunculardan gelen malzemeye de açık kalmak istiyorum. Kendi fikrime sadık kalıyorum ama yaratıcı bir şey geliyorsa onu işe dahil ediyorum.
Oyuncuları oyunun dünyasına sokmak için başka hangi yöntemlerin var?
Oyuncularımdan karakterleriyle ya da evrenle ilgili görsel çalışmalar yapmalarını istiyorum. Prova alanına görseller asıyorum. Amacım, herkesi provalarda oyunun evreninin içinde yaşatmak, yani biraz o dünyanın içine hapsetmek. Bunu başarabildiğim ekipler oluyor, başaramadıklarım da.
Bir de hot seating egzersizini yaptırıyorum. Çok iyi bir analiz yöntemi, çünkü oyuncularla istediğini almak için onlarla aynı düzlemde buluşman gerekiyor. Oyuncuya dört farklı liste hazırlatıyorsun. Bunlar çok basit şeyler olabiliyor, mesela karakterin saçı sarıdır gibi. Ama oyun dünyasını iyi anlamalarını sağlıyor. Sonra oyuncular karakter olarak karşına oturuyor, oyundan ve kendi öykülerinden bahsediyorlar, sen de sorgu yapıyorsun. Şu an çalıştığım oyunda temelde bir aile var, o yüzden “Ailede en çok kimi seviyorsun?” gibi sorular soruyorum.
Bu teknik her oyunda işe yaramaz. Stanislavski’den gelen bu teknikler genelde Çehov, İbsen gibi gerçekçi metinler üzerine kurulmuş. Brecht’te ya da gerçekçi olmayan karakterlerde işe yaramaz. Bu yüzden hangi oyunda hangi teknikle çalışacağını bilmek önemli.

Ayşenil Şamlıoğlu ile konuştuğumda, mimarlık geçmişi olduğu için sahneyi bir mimari yapıya benzetiyordu. Bir temel oturtuyor, koyduğu her şey oyuncularla birlikte kurulan çok boyutlu bir yapıya dönüşüyor. Bu tarzda bir analoji yapmıştı. Senin için sahne nasıl bir yer?
Güzel bir benzetmeymiş bu arada. Ama oyunun dünyası çok önemli ve her oyuna aynı yaklaşım uygulanamaz. Bazı oyunlarda kabus atmosferi kurmak istiyorum. Her zaman hayali, fantastik bir yan olsun istiyorum. Çok somut gerçekler olsa bile onları kırabileceğim alanlar bırakmaya çalışıyorum.
Sinemanın keşfiyle birlikte tiyatronun özgürleştiğini düşünüyorum. Sinema çok otomatik bir şey, kamerayı koyduğunda gerçekliği olduğu gibi alabiliyorsun. Tiyatroda ne kadar gerçekçi olmak istersen iste, başka bir stilde yapman gerekiyor. Ben tiyatronun o hayali kısmını seviyorum. Rüya gibi bir atmosfer ya da kendi gerçekliğini kuran bir oyun dünyası yaratmaya çalışıyorum. Yine de bu oyuna çok bağlı. Bazı oyunlar benim hayal dünyamı taşımıyor. Bunu zamanla, tecrübeyle görmeye başlıyorsun, “Bu oyunun yolu bu değil” diyorsun.
Sanatını besleyen farklı disiplinler var mı? Varsa neler, biraz bahsedebilir misin?
Çok okuyan bir insanım. Özellikle roman okumayı çok severim, tarihe de ilgim var. Müzik benim tiyatromda çok yer tutuyor. Performans ve dans işlerini izlemekten keyif alıyorum, iki işte yardımcı olarak da yer aldım. Sergi gezmeye vakit ayırıyorum, çünkü görsel sanatlar çok zenginleştirici bence.
Futbolu da çok severim. Bir hocam yönetmenlikle teknik direktörlük arasında hep analoji kurardı, bence haklıydı. İnsanlarla çalışıyorsun, bir taktik ya da simülasyon hazırlıyorsun. Onları fikrine ve yaptıklarına inandırman gerekiyor, bu da güvenden geçiyor. Farklı görevleri, farklı karakterleri olan insanları bir takım hâline getirmek zorundasın. Sonunda sen de bir simülasyon yaratıyorsun ve onu seyircinin karşısına çıkardığında ne olacağını hesaplamaya çalışıyorsun.
Bu işte her şeyin bir faydası var. Bir yaz gidip dünyayı gezmenin bile sana katacağı bir sürü şey var. Okuldayken bir arkadaşımız vardı, kolanın metal kapağını ağzına koyup öttürerek tıraş sahnesi yapabiliyordu. Yaratıcı bir imgeyi kuruyorsun ama onu yapabilen bir oyuncun yoksa o sahneyi yapamazsın. Ne kadar çok şeyle ilgilenirsen o kadar gelişiyorsun. Sadece tiyatronun içinde kapalı kalmak kötü bir şey, hayatla bağın canlı kalmalı.
Seyirci demişken, açılış gecesi senin için nasıl geçiyor?
Galiba en çok onu seviyorum, yalan söyleyemeyeceğim. Tiyatronun en heyecan verici anı bence o. Uzun süre oynanan oyunlarda başka bir keyif var. Oyun dönüşüyor, değişiyor. Bazı oyunlar hiç değişmeden yıllarca aynı şekilde oynanıyor, o da garip bir şey. Ama ilk heyecan, oyunculardaki “Ne olacak?” hissi, kuşun uçması gibi bir şey. Bir şey yapıyorsun ve o, seyirciyle karşılaşıyor. Bazı yönetmenler yaptıkları oyunu izleyemez bile. Ben izliyorum. Sonra iş senden kopup gidiyor.
Bir iş sende nasıl başlıyor?
Bir kâğıt parçasıyla. Genelde odamda tek başıma, “Bu oyuna nasıl bir müzik uyar, nasıl bir tarz olmalı?” diye düşünerek başlıyorum. Bazen yolda yürürken ya da metrobüste sıkışmışken aklıma bir fikir geliyor, sonra o fikir karşıma çıkıyor. Çok zengin bir süreç.
Okuldayken de mekânı, coğrafyayı, dekoru hayal etmeyi severdim. Bir sahneyi okurken zihnimde oyuncuları hareket ettiriyorum. Provaya girmeden mizansenler kafamda oluşuyor. Prova sürecinde elbette değişiyor ama temelde bir fikir var. “Bunlar nerede, ne yapıyorlar?” sorusuna çok ihtiyacım var ve fikrimi buna göre tasarımcıya aktarıyorum.
Bağımsız yönetmenim, birçok ekiple çalışıyorum. Sanat yönetmenlerine ya da kurumun yönetici ekibine fikrimi sunuyorum. Bana 6–8 hafta gibi bir süre veriyorlar, o yüzden sonunda nasıl bir şey elde edileceğini, maliyetini, biçimini, tiyatronun çizgisine uyup uymadığını görmek istiyorlar. Eskiden hayalini anlatıyordun, dekoratörle buluşuncaya kadar onu somutlaştırmak zordu. Şimdi bu sürece yapay zekâ da giriyor.
Yapay zekâyı süreçlerinde nasıl kullanıyorsun?
Görsel tarafta kullanıyorum. Dekoratörle paylaşıyorum: “Ben şunu yaptım, sen de kendi çalışmanı yap, bakalım senden ne gelecek” diyorum. Tabii bir yandan sözlü de konuşuyoruz. Mesela Zengin Mutfağı bir mutfakta geçiyor. “Bir mutfak lazım” demek yetmiyor. Asıl soru: “Nasıl bir mutfak?” Oyunun yazıldığı dönemin, mesela 70’lerin mutfağı mı, yoksa stilize başka bir şey mi? Orada senin yorumun önemli.
Yazarken de kullanıyor musun?
Yazma sürecine sokmak istemiyorum. Merakımdan bir sahne yazdırdım ama çok ilkel kaldı. Özgün bir dil gerekiyor. Sanatla uğraşan biri olarak yapay zekâya yazdırmak bana mantıklı gelmiyor, biraz üçkâğıt gibi geliyor. Kitlesel üretimde, mesela günlük bir dizi yazan biri kullanabilir, anlarım. Ama değer verdiğin bir tiyatro metni ya da film senaryosunda özgün üretimi korumak lazım. Amaç yapay zekâyla oyun yapmak olmamalı, yapay zekâ sana hizmet etmeli. Dünya zaten tekdüzeliğe doğru gidiyor. Sanat, yaratıcı kalan az sayıdaki alandan biri. Anahtarı verirsen o da tekdüzeleşir.
Öte yandan bu teknolojiye bu kadar tepki gösterildiğini ilk kez görüyorum. Ben karşı çıkmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Kamera icat edildiğinde de tiyatrocular “Bu mesleği ortadan kaldıracak” diyemezdi. Teknoloji var ve kullanılacak. Yine de kendi özgürlüğünü korumak zorundasın. Ben tasarımcı olsam ilk aşamada kullanmazdım, çünkü çizim yeteneğini kendin geliştirmişsin. Benim asıl işim ise bütünü yaratmak, bütün parçaları bir araya getirmek. Şu an bunu yapay zekâ yapamaz, ileride belki. Yapay zekâ bireysel çalışmayı artırabilir. Ama mesela yarısı yapay zekâyla yapılmış bir şarkı hit olabilir. Oyuncu arkadaşlarım şarkı çıkarıyor ve “Bu senin sesin değil” diyorum. “Bir gün konser versen ne olacak?” diyesim de geliyor.

Tiyatro yönetmenliğiyle film ya da dizi yönetmenliği arasında ne gibi farklar var?
Temelde büyük bir fark yok, işin motivasyonu aynı. Ama okulda şöyle yetiştirildik: “Tiyatro oyuncu sanatıdır.” İlk başta buna itiraz etmiştim, yönetmen okuluna gelmiş biri olarak canım sıkılmıştı. Sonra hocaların ne demek istediğini anladım. Tiyatronun ana unsuru oyuncudur.
Sanat sineması gerçekten yönetmenin sanatı. Oyuncu olmayan insanlarla, hatta hayvanlarla film çekebilirsin, hepsi yapıldı. Sinema yönetmeni bir yandan daha zor bir işe girişiyor ama oyunculuk yönetimi açısından daha avantajlı. Aldığını alıp işi bitirebiliyorsun. Oyuncunun sürekli aynı performansı vermesi gerekmiyor. Tiyatroda ise oyuncuyu gerçekten hazırlaman lazım.
Yine de yeni kuşak sinema yönetmenlerinin oyunculuğu artık mesele ettiğini görüyorum. Bir önceki kuşak, rolü zaten gündelik hayatında yapabilen insanı oraya koymanın derdindeydi. Onlar daha çok açıya, kameraya, ışığa, atmosfere, senaryoya bakıyordu. Oyunculuk biraz dışarıda kalırdı. Bence bu kırıldı. Bazı yönetmenler filmlerinde oyuncu koçu kullanıyor.
Başka farklar da var. Sinema çok daha zor, pahalı ve yıllara yayılan bir üretim. Tiyatro daha hızlı yapılabiliyor. Son yıllarda tiyatro seyirciyle daha çok buluşuyor. Sanat sinemasının ne kadar seyirciye ulaştığından ise endişeliyim. Sadece festivallere üretilince o filmler boşta kalabiliyor. Batı’daki festivallerin beklediği hikâyeleri çekince oralarda yarışıp ödül alabiliyorsun ama sürdürülebilir bir sistem olmuyor. Sinemanın genel olarak seyirciden koptuğunu düşünüyorum. Bunda yönetmenin mi, yapımcının mı, sektörün mü suçu var, bilmiyorum.
Ben bir kısa film çektim, sonra uzun metrajda ve dizide senarist olarak çalıştım. Kameralı taraf bende daha çok senaristliğe evrildi ama o da ana mesleğim değil. Üç beş yılda bir aklıma takılan bir hikâyeyi yazıyorum.
Yazarken nasıl bir süreç izliyorsun?
Önce bir hikâye yazıyorum, bir karakter üzerinden. Onun etrafında bir sürü karakter oluşuyor, sonra biyografiler yazmaya başlıyorum. Bunu portre gibi, bir insan hikâyesi gibi yazmaya çalışıyorum. Kafamda kurduğum sahneleri, anları, hisleri içine doğru itiyorum. Bazen gerçek hayattan, gerçek insanlardan, bazen kendi hayatımdan besleniyorum. Dağınık başlıyor, sonra bir yere geliyor, sonra senaryoya yavaş yavaş gidiyorum. Senaryo yazarken öykü zaten başka bir yere evrilebiliyor.
Hem tiyatroda hem yazarlıkta bir evren yaratmanın peşindeyim. Fantastik de olabilir, aşırı gerçekçi de, günümüzde, geçmişte ya da gelecekte geçebilir. Önemli olan özgün bir evreni olması. Yazdığın şeyin doğru yönetmenle buluşması da çok önemli. Metnin niyetini anlayacak biri olmalı. Yapım süreci başlayınca geri bildirim geliyor, bazı hayaller çok pahalı çıkıyor, bazı şeyler eksiliyor, hikâye bambaşka yollara gidebiliyor. Yorucu ama çok canlı bir süreç. Hayal ettiğin şeyin bir sürü insana ulaşması ve sonunda bambaşka seyircilerle buluşması çok ayrı bir zevk.
Tiyatroda metin, kamerayla anlatabileceğin şeyi anlatmak zorunda olduğu için daha mı önemli hâle geliyor?
Metin önemli ama her şey değil. Ben metin tiyatrosunu seviyorum, izlediğim şeyi anlamak istiyorum. Metinden çok kopuk, soyut işleri izlemekten keyif alıyorum ama onların da dramaturjik olarak bir fikre bağlanması gerekiyor, yoksa sadece maharet izliyor gibi oluyorsun. Sinemada da metin çok önemli.
Metni okurken dikkat ettiğim şey, karakterlerin farklı seslerden konuşup konuşmadığı. Macbeth’te Duncan ve Macbeth aynı yerden konuşmaz, aynı zihin yapısına sahip değiller. Bir oyuncuyla önce karakterin sesini bulmak kritik. Dramaturjide çok konuştuğumuz bir şeydi. Hepsi tek bir dilden konuşuyorsa iyi yazarlık olmuyor. Elbette oyuncu onu istediği gibi farklılaştırabilir, metin takla atıp başka bir şeye dönüşebilir. Ama Çehov ya da İbsen’e bak, kalabalık kadrolarda her karakterin kendi sesi var. Onlar deha tabii ama iyi metin sana sağlam bir zemin sağlıyor.
Son sorularım. Seni en çok etkileyen oyunlar hangileri?
Son zamanlarda değil, birkaç yıl önce izlediklerim. Theater Bremen’de Üç Kuruşluk Opera’yı izlemiştim. Çok sevdiğim bir yazar ve metin. Yazıldığı dilde, Almanca izlemek, orkestrasyon ve çok iyi oyunculuklar beni çok etkiledi. Aynı dönemde Hamburg’daki Thalia Tiyatrosu’nda Liliom’u izledim. Robotlar oynuyordu, dekor değişimlerini falan onlar yapıyordu, daha yapay zekâ bile yoktu. Dark dizisinin oyuncuları da vardı. Thalia, Türkiye’de çok bilinmez ama çok önemli bir Alman tiyatrosu. Duygusal katmanı, teknolojiyi kullanışları, oyuncuların seviyesi, büyük prodüksiyon beni çok etkiledi, iki kere gittim.
Bir de Macbeth’le Copenhagen Stage Festival’e katılmıştık. Orada izlediğim birkaç işten çok etkilendim. Lost Souls of Copenhagen mükemmel bir oyundu. Yönetmenin adını hatırlayamıyorum. Biçim olarak da yönetmenlik olarak da çok yaratıcıydı. Bizde reji sanatı çok önemsenmiyor gibi geliyor bana, daha çok oyunculuk temelli bir tiyatro algımız var.
Dijital platformlar da ilginç bir konu. Bizim Netflix’te yazdığımız iş ilk haftalarda beş milyon izlendi. Bizim gibi insanlar için büyük bir rakam ama bütün dünyayı düşününce çok da değil.
En sevdiğin yazarlar ve yönetmenler kimler?
İngilizce metinlerden Anna Jordan’ı ve David Eldridge’ı severim. Shakespeare’den vazgeçemiyorum, kafam hep oraya kayıyor. Brecht’i ve Heiner Müller’i çok severim. İkisi ayrı dönemlerde ama aynı gelenekten geliyor, o geleneğin dönüşmesi hoşuma gidiyor. Çağdaş Alman metinlerini de denk geldikçe okuyorum.
Yerli yazarlardan Ayşe Bayramoğlu’nun metinlerini çok beğeniyorum, çok orijinal geliyor bana. Yapamadığım bir oyunu var, metni çok güzel. Murat Mahmut Yazıcıoğlu’nun oyunlarını severim, özellikle metin bazında Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin’i. Kadın Anaçlar Şarkılar hoş bir oyundu. Aslı Ekici’nin metinlerini okudum ama sahnede izleyemedim, merak ediyorum. Firuze Engin’in kalemi çok tiyatroya yakışıyor. Cambazın Cenazesi oyununu yönetme şansım da oldu. Yeni bir şey yazsa da izlesek dediğim yazarlar bunlar.
Ankara’nın tiyatro kültürünü nasıl buluyorsun?
Burada çok potansiyel var, uzaktan yeni oluşumları gözlemliyorum. Ankara Sanat’ta bir sene çalışmıştım. Bilkent’te hocalık da yapıyorum, o yüzden özellikle Bilkent’in oyunlarına gidiyorum. Okul oyunlarını, mezuniyet ve üçüncü sınıf oyunlarını izlemeyi seviyorum. ODTÜ Şenliğini takip ediyorum. Genç oyuncuları görmek hoşuma gidiyor. O ilk heyecan, “prömiyer çarpı bin” gibi bir şey. İnsanlar çok hevesli oluyor, o taze enerjiyi çok seviyorum. Devlet tiyatrosunda ilgimi çeken bir yönetmen ya da oyuncu varsa onları da izliyorum, İstanbul’a gelirlerse de takip ediyorum. Camianın içinde olunca stilini beğendiğin, ne yaptığını merak ettiğin insanlar oluyor. Genç Sahne ve Kültür işlerini de izlemek istiyorum ama henüz fırsatım olmadı.





