Kerem Görsev piyano başında

Müzik

Doğaçlama Formun İçinde Başlar: Kerem Görsev’le Caz Üzerine

Çağlar Kaya

25 Ekim 2026

Caz piyanisti ve besteci Kerem Görsev’le, CSO Ada Ankara’da verdiği ve John Coltrane’in doğumunun yüzüncü yılına özel bir bölüm de içeren konseri öncesinde Coltrane’i ve cazı konuştuk.

“Coltrane deyince önünü ilikleyip ayağa kalkacaksın.”

John Coltrane kariyeri boyunca hem müzikal hem de ruhani bir arayış içindeydi ve bebop’tan avangarda uzanan bir hatta dilini birkaç kez baştan kurdu. Bu arayıştan sizin müziğinize en çok ne geçti?

Coltrane’in 1955–61 arası bir dönemi var, bir de 1961–67 arası. 1961–67 döneminde kurduğu grupta piyanoda McCoy Tyner, kontrbasta Jimmy Garrison, davulda Elvin Jones vardı. Bu, dünyada büyük bir devrim yaratan, kuartet müziğini bambaşka bir yere taşıyan bir oluşumdu.

McCoy Tyner’la tanışma imkânım oldu, ona bir beste verdim. Elvin Jones’la da birkaç konserde çalma imkânım oldu; dünyanın en büyük davulcusudur. Coltrane’le ne yazık ki tanışamadım. Çok erken gitti, tıpkı Charlie Parker gibi.

Ama bakın, yüz sene önce doğmuş bir insan bugün hâlâ dünyanın pek çok yerinde çalınıyor. Mesela geçenlerde bir albüm çıktı: Dünyanın en çağdaş kuartetlerinden biri olan Branford Marsalis Quartet, Coltrane’in Johnny Hartman’la yaptığı albümdeki parçaları yeniden yorumlamış. (Editörün notu: Vokalde Dianne Reeves’in yer aldığı albüm, Coltrane’in doğumunun yüzüncü yılında, Eylül 2026’da Blue Note etiketiyle Dedicated to You adıyla yayımlandı.)

Coltrane herkese hayaller kurduran bir isim. On binlerce tenor saksofoncu, on binlerce müzisyen o hayalin peşinde. Ben de Bill Evans’tan sonra onun albümlerini dinleyerek kişiliğimi bulmaya çalıştım. Piyanist olarak ben bir Bill Evans’çıyım. Ama Coltrane deyince iş değişir; önünü ilikleyip ayağa kalkacaksın. Coltrane başka.

Sonrasında McCoy Tyner o geleneği piyanist olarak başka bir boyuta taşıdı: pentatonik sistem, staccato çalma tekniği, dağlardan akan şelaleler gibi bir piyano. O da Coltrane’in ortaya çıkardığı bambaşka bir müzisyendir.

Doğaçlama formun içinde başlar

St. Petersburg, Londra ve Prag’da filarmoni orkestralarıyla, Los Angeles’ta yaylılarla kayıt yaptınız. Yazılı olanla doğaçlamaya bırakılan arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?

Ben aslında klasik kökenliyim. Bestelerim aranje edildikten sonra notaları aynen klasik müzik gibi çalıyoruz. Peki parça bittikten sonra ne oluyor? Doğaçlamalar başlıyor. Neyin üstüne? Parçanın bozulmamış klasik formunun üstüne. O formun dışına çıkmıyoruz; yaylılarla çalarken de onun içinde doğaçlama yapıyoruz. Yani kendime izin verdiğim ölçüde bir doğaçlama bu.

Ben form cazını seviyorum. Benim yaptığım, çaldığım müzik “Hadi gel kaptıralım, ucu nereye giderse gitsin” diyen bir müzik değil. Klasik disiplinden geldiğim için aynen öyle çalıyoruz. Klasik orkestralarla çalıyoruz ama haddimi bilirim; klasik bir eser çalmadım, çalamam da. Herkesin kendine ait bir alanı olmalı.

Bazı albümlerinizi New York, Los Angeles ve Londra’da, Abbey Road gibi ikonik stüdyolarda kaydettiniz. Şehirler müziğinizde nasıl bir iz bırakıyor?

New York’a, özellikle de Manhattan’a adım attığımda ruhum başka bir boyuta geçiyor. Dünyanın bütün sanatları orada: resim, heykel, sinema, reklamcılık, opera, bale, Broadway müzikalleri, dans, pandomim, müzik, caz; hepsi iç içe. Manhattan aslında dünyadaki bütün kültürlerin buluşma noktasıdır. Oraya girince Türkiye’den kopuyor, oranın havasına giriyorsun. O hisler seni mutlu ediyor.

Rusya klasik müziğin, edebiyatın, resmin ülkesi. Orada sosyalist gelenekten gelen bir ciddiyet var. Bolşoy Balesi var, St. Petersburg Filarmoni Orkestrası var; bambaşka, ciddi bir boyut. Amerika’ya, Los Angeles’a gidiyorsun; karşında sinema sektörünün merkezi Hollywood var. Oradaki orkestralar 1940’ların, 1950’lerin film müziklerini çalmış orkestralar. Bu çok ilham verici.

Bütün bunları sindirip kalbini müziğe açman ve inandığın notaya basarak çalman lazım; o zaman bir şeyler ortaya çıkıyor. Bu işler zorla olmaz. İstersen dünyanın en iyi piyanisti, en iyi bestecisi ol; içinden gelen maya tutmazsa yoğurt olmaz. Orkestrayla, stüdyoyla, müzisyenlerle çok iyi iletişim kurman lazım; bunların hepsi aynı zincirin halkaları.

Kerem Görsev Quartet, CSO Ada Ankara sahnesinde

Bu yıl çıkan ve yönetmeni Grant Gee’ye Berlin Film Festivali’nde En İyi Yönetmen dalında Gümüş Ayı ödülünü kazandıran Everybody Digs Bill Evans filmi, sizin de hayranı olduğunuz Evans’ın 1961’de yaşadığı bir kırılmayı anlatıyor. Sizin kariyerinizde böyle dramatik bir an oldu mu?

Sanırım her dönemimden memnunum. Yirmili yaşlarımdaki o acemilikten bugüne, dersler ala ala daha az hata yapmaya çalışıyorum. Hatalarımı azaltmaya çalışıyorum ama hata hiçbir zaman bitmiyor; hata derken, lezzetsizlikler bitmiyor aslında. Hayatta “oldum” diye bir şey yok.

Her albümümün ayrı bir hikâyesi, birlikte çaldığım her müzisyenle ayrı bir anım var. Hayatın baştan sona su gibi akıp gitmesini isterim; hiçbir dönemi diğerinden ayırmıyorum. Ama kızımın doğduğu yıllar, ona yaptığım albüm… O zamanlar başka duygular yaşıyordum, onlar da güzeldi. Kedilerime, köpeklerime yazdığım parçalar… Hepsi güzel deneyimler.

İstemediğim hiçbir müziği çalmadım. Kimse bana para karşılığında istemediğim bir müziği çaldıramadı. İstemediğim hiçbir müzisyenle çalışmadım, istemediğim hiçbir mekânda çalmadım. Çok şey kaybettim, çok daha fazlasını kazandım. Akşam yattığında ertesi gün ne yapacağını bilmek çok önemli. Hedefsiz bir yaşam olmaz. Hayal bittiğinde hayat da biter. Bizde emeklilik diye bir şey yok; biz ancak son nefesimize kadar o piyanoyu çaldığımızda var oluruz.

Cazın enerjisi insan enerjisinden fazla

Sahnede ve sahne dışında müziğe duyduğunuz heyecan ve samimiyet, cazın “mesafeli” duruşunu yıkıp insanı daha çok caz dinlemeye, keşfetmeye çağıran bir davete dönüşüyor. Peki bugün bu davet size kimden geliyor?

Piyanoyu, müziği çok seviyorum. Yaşamayı çok seviyorum. Bunların hepsi bir araya gelince bir enerji patlaması oluyor; ben de bunu müzikle paylaşıyorum. Yani hiç fotoromanlık bir durum yok. İçimden geleni sahnede de söylerim. Biraz patavatsızımdır; hayatta da istediğim her şeyi söylerim, sınırlar içinde tabii.

Mesela dün gece sabaha karşı 04.30’a kadar başucumda Coltrane, Bill Evans dinledim. Bunlar insanı mutlu ediyor. Sabah kalkıyorsun, bir şey içerken caz dinliyorsun; güzel oluyor. Uçakta kulaklıklarımla dinliyorum. Ben sürekli müzik dinlerim.

Cazın enerjisi insan enerjisinden çok daha fazla. Bunu herkese aşılayabilirsek Türkiye’de her şey daha güzel olur. Bir de klasik müzik var; onu asla ihmal etmeyeceğiz. Önce klasik, sonra caz.

Cazın kutsal bir albümü vardır: Miles Davis’in Kind of Blue’su. Cazın kutsal kitabıdır o; orada herkes var: Coltrane, Miles, Jimmy Cobb, Cannonball Adderley, Bill Evans. Mesela bende Bill Evans’ın 89 plağı var; dünyadaki bütün session’ları bende. Bill Evans benim mentorumdur.

Önce vokal caz

Caz dinlemeye yeni başlayan biri Coltrane’le nasıl bir ilişki kurabilir?

Coltrane’in müziği zordur. Caza yeni başlayan biri işe Coltrane’le başlarsa kaçabilir. En iyisi adım adım gitmek. Mesela önce Nat King Cole dinleyerek başlayacaksın. Sonra Sarah Vaughan, Ella Fitzgerald, Frank Sinatra. Vokal caz iyi bir başlangıç olabilir.

Sonra o vokallerin içinde sololar vardır; vokal biter, piyanist soloya girer. Oradan piyanistleri takip edeceksin: Oscar Peterson, Hank Jones, Wynton Kelly, Kenny Barron, Bill Evans… Yüzlerce efsane piyanistin ayrı renklerini duyuyorsun. Davulcuları, kontrbasçıları araştıracaksın. Sonra trompetçilere geçeceksin: Miles Davis, Roy Hargrove, Wynton Marsalis. Derken saksofonculara bakacaksın: Hank Mobley, Dexter Gordon, Sonny Rollins, John Coltrane, Charlie Parker…

Böyle büyük bir boşluğun içine düşeceksin; bazen o boşluktan korkacaksın ama ufak ufak ilerleyeceksin. Benim de dinleyemediğim caz var mesela; çok modern cazla pek aram yok. Mainstream’i, yani ana akımı severim. Zaten bunların hepsi onun içinde. Sahnede de kendimi bu tarz müziği çalarak daha iyi ifade ediyorum, bu da dinleyiciye yansıyor.

Sizin Bill Evans’a duyduğunuz hayranlığın bendeki karşılığı Norah Jones. Norah Jones için neler söylersiniz?

Özellikle gidip bir Norah Jones albümü almasam da yaptığı işleri biliyorum, dinliyorum. Norah Jones’un müziği kulağa basit gelir ama değildir. O da öyle hissediyor ve hissettiğini çalıyor. Zaten en zoru, basit olanı çalmaktır.

İlgili yazılar

Bütün yazılar

Kaçırma

Popüler kültür

Çocukluk Yoruldu! Ya sonra?

Yasir Yurtoğlu’nun “Kendi Kendime Kalamıyorum” başlıklı sergisi sanatçının çocukluğu başta olmak üzere kişisel tarihine…

Melike Serin2 Mayıs 2025