1980’lerden bu yana Türkiye’de performans ve kavramsal sanatın nevi şahsına münhasır isimlerinden biri olan Moni (Salim Özgilik), pratiğini nesne üretimi, mülkiyet arzusu ve piyasa kalıpları üzerine değil; geçicilik, kentsel müdahale ve “oyun” duygusu üzerine kuruyor. Hacettepe Üniversitesi Resim eğitimiyle harmanladığı eylemsel dili, Ankara, Los Angeles ve Kaş’a uzanan coğrafi geçişlilik içinde buluntu malzemeler, dille kurduğu oyunlar ve mekâna doğrudan müdahalelerle biçimleniyor.
Moni ile işlerinden yola çıkarak mekânla kurduğu bağı, malzeme felsefesini ve önümüzdeki dönemde bizi bekleyen yeni buluşmaları konuştuk.
Merhabalar Moni, 1980’lerin toplumsal ve politik ortamında sanatı bir “oyun”, kendinizi de bu oyunun kurallarını sürekli bozan bir oyun kurucu olarak tanımladınız. Türkiye’de performans sanatının henüz yeni yeni şekillendiği yıllarda bu çizginizi nasıl korudunuz?
Sanırım bu biraz o dönem Ankara’sının ve genelde Türkiye’nin yakaladığı ivmenin sonucu. Hacettepe Güzel Sanatlar yeni kurulmuş, hocalar genç ve hevesli, yeni bir şey yapma, deneyimlerini paylaşma yarışındalar. Jeoloji Mühendisliği deneyimi, bugüne göre çok daha politize üniversite ortamının zenginliği, o yıllarda ilk kez yapılan İstanbul Bienali ve Seratonin etkinlikleri meraklı ve kabına sığamayan bir genç sanatçı için bulunmaz bir fırsattı sanırım. Bir yandan deli gibi kitaplar okuyor, araştırıyor, söyleşilere gidiyor ve sabahlara kadar çalışıyorduk. Yanı başımızdaki sergilerden ilham almak yerine, uzakları tanımanın yollarını arıyorduk. Politik anlamda çoğulculuğu, diyalektiği, nihilizmi, soyut kavramını, matematiği, fiziği yoğun olarak okuyup araştırdığımız yıllardı 80’ler; sanırım benim yönelimlerim de bütün bunların doğal bir sonucu oldu.
Amerika’da Sanat Tarihi yüksek lisans yapmış olmanıza rağmen, akademinin ve sanat kanonunun sunduğu kalıplara teslim olmadınız. Teoriyi eyleme dönüştürürken kurumsal akademik formasyon almış olmanız ile “kendi yazgısını çizen öz-öğrenim pratiği” birbirini nasıl besledi?
Sanat tarihi ve müzecilik okuma hevesim büyük olasılıkla ihtiyaçtan doğmuştu. Sanatın her şeyden önemli olduğunu, sosyalist ve proaktif birisi için kendini en iyi anlatma ve başkalarına faydalı olma yöntemi olduğunu düşünerek gittiğim askerlik deneyiminden sanat ve hayat ile ilgili inançlarım sarsılarak dönmüştüm. Hemen arkasından gittiğim New York’ta hem yabancı olmak hem de bildiklerimi istediğim düzeyde (belki alaycı ve oyuncu bir esneklikle) anlatamamama yol açan dil yetersizliği beni rahatsız etti ve sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaya itti. Hem başka bir gözle yeniden okumak hem de İngilizce projeler yazarak rahatlamak ve güçlenmek istedim.

İşlerinizi metreyle satmaktan (Sakarya Destanı) atık nesnelerle happeningler yapmaya kadar, sanat piyasasının “koleksiyon nesnesi” arzusunu boşa çıkardığınız görülüyor. Sanat eserini depolamak, elde tutmak veya mülkiyet konusu yapmaktan kaçınmanızın arkasındaki dinamikler nelerdir?
Belki sadece istediğini yapabilme arzusu. Ben istediğim şeyleri kendi bildiğim şekilde yapabilmek için hep çok çalıştım. En basit anlamda bile, harcamayarak hayatı idame etmek ve sıradan şeylerle yetinmek yerine daha fazla çalışarak ve üreterek yeni deneyimler yaşayabilmeyi seçtim. Kirayı ödeyebilmek için satılabilecek işler üretme zorunluluğu yerine para kazanmanın yollarını araştırıp, riskler alıp istediğim sanatı yapma, daha büyük projeler kotarabilme arayışında oldum. Bu kolay bir şey değil tabii. Para dünyası çok vahşi ve zorunluluklar alıp başka yerlere götürebiliyor insanı. Bir yolunu bulup teslim olmamaya çalıştım hep. Fazla ciddiye almamaya çalıştım o dünyayı, her şeye rağmen daha yaratıcı, daha benzersiz işler yapmayı seçtim. İşlerimi yaparken kalıcı malzemeler kullanma, koleksiyona girme derdim yok ve bu özgürlük bana yetiyor.
Performanslarınızın çoğu anlık, geçici ve belgelenmesi zor nitelikte. Sanatsal eylemin “o anda bitip gitmesi” fikri sizin için ne ifade ediyor? Kalıcılık arzusu sistemin bir tuzağı mıdır?
Bazı şeyler kalıcı olabilir, bir itirazım yok ama bunun nasıl olduğu önemli. Satın alma ve başkalarına gösterme gücüne ve arzusuna sahip birilerinin isteğini yerine getirerek ayakta kalmak yerine birilerine dokunacak, başka düzlemlerde bireyleri etkileyecek, dönüştürecek deneyimler de kalıcı olabilir. Yapılan hiçbir şey boşa gitmez. Sakarya Destanı işinde resmin metreyle satılması jesti mesela; geriye kalan sadece bir fikir ve mutlaka birilerini etkiliyor ve belki ölçülmesi zor düzeyde bir şeyleri değiştiriyor; başka fikirlere vesile oluyor. Asıl kalıcı olan bu. İyi eserlerin korunması, gelecek kuşaklara taşınması, erişilebilir olmaları güzel; ama bu, zaman içinde kötü beklentilere de alan açmış. Kamusal alanda yapılan işlerin bence bir süresi, son tarihi olmalı. Bir sanat işi komisyon edildi ve meydana dikildi diye sonsuza kadar orada kalmak zorunda değil. Sanat dokunulmaz olmamalı. Her fikrin ve işin kendi zamanı var ve o koşullarda anlamlı.
SALT Araştırma’da erişime açılan arşiviniz ve Salt Yayınları’ndan Sezin Romi editörlüğünde çıkan kitap ile performanslarınız kayıt altına alındı. Belgelenmesi zor olan bir pratiğin bugün kurumsal bir arşiv ve kitaba dönüşmesi bundan sonraki sanat serüveninizi nasıl etkileyecek?
Bireysel anlamda çok olumlu etkileri oldu ve oluyor. Başka gözlerle birlikte yeniden görülmesini ve aktarılmasını sağladı yaptığım işlerin, yazdığım manifestoların. Yaptıklarımı gözden geçirme ve elimdeki belgeleri düzenleyerek aktarma ve onlardan kurtulma şansı verdi bana. Başka şeyler yapabilmek için özgürleştirdi. Bir işe yaradığını hissetmek daha fazlasını araştırmaya ve paylaşmaya itiyor insanı ve şimdi paylaşabilecek daha fazla deneyime sahibim.
Geriye dönüp baktığımızda işleriniz genellikle galeri mekânlarının dışındaki insanlarla buluşmuş. Sanat eğitimi almamış bir izleyici ile kurduğunuz bu ilişki, işin nihai anlamına ne katıyor?
Düşündüğümüzde, sanat pratiği şu ya da bu şekilde birtakım sınırlar içinde hareket ediyor. Yani mesela şasi yapmanın, boya yapmanın veya almanın, çerçeve boyutlarının, sergilendikleri yerlerin fiziksel sınırları ve kuralları var. Eğitim görmüş sanat alıcısının beklentileri ve sergileme pratiğinin fiziksel sınırları yaratıcı alanı daraltıyor bir anlamda. Kamusal alanda bir iş yaptığınızda yalnızca sanatla ilgisi olmayan insanlarla değil, ilgisi farklı düzlem ve boyutlarda olan insanlarla da bir araya geliyorsunuz. Performatif işlerimi izleyen insanların birbiriyle olan diyaloğu, sorulan sorular, verilen yanıtlar, tepkiler hep ilginç olmuştur. Anlık olmasa bile başka yerlerde başka şeylere bakma yollarını ve görme biçimlerini etkilemiştir. Yine belgelenmesi zor bir kalıcılıktan bahsediyoruz aslında. 4,5 milyar yıllık bir hafızanın ürünü olduğumuzu ara sıra hatırlamak iyi gelebilir.
Ankara’da gerçekleştirdiğiniz işlerinizde kentsel mekânı doğrudan bir sahneye ve diyalog alanına dönüştürdünüz. 80’lerin ve 90’ların sokak kültürü ile bugünün dijitalleşmiş, denetlenen kamusal alanı kıyaslandığında, sokakta iz bırakmanın ve eylem yapmanın imkânları sizce nasıl değişti, dönüştü?
Kamusal olanın tanımı ve dokusu çok değişti. Sosyal bir tür olarak insan sürdürülebilirliği olmayan bir uzaklaşma içinde. Covid-19 salgını buna çok iyi bir örnek ve çok kötü bir ders oldu. Haberi TikTok üzerinden, parayı kripto olarak, sanatı Instagram vasıtasıyla deneyimliyoruz. Mental ve fiziksel sınırlar zorlandıkça aslında daha az şey yapılıyor; insanı mutlu etmeyen, mecburi bir seçicilik ve geçicilik ortaya çıkıyor. Belki bu nedenle performans odaklı sanatlar yeniden popüler oldu.
Manifestolarınızda, sokak metinlerinizde ve Bedrettin Cömert’e İthaf gibi işlerinizde “dilin” çok güçlü bir öğe olduğu görülüyor. Metinlerinizde yer alan bu ironi, mizah ve sert eleştirelliğin arka planı nedir?
Bilgiyi ve görüneni olduğu gibi hemen kabul etmeme alışkanlığı olmalı. Başka bir açıdan bakabilme, üzerine bir şeyler söyleyebilme, bir şeyler ekleme dürtüsü ile büyüdü bizim kuşak. Korkmadan ve gereksiz yere ciddiye almadan bakabilmeyi ve paylaşmayı önemsedik. Düzeni değiştirebileceğimizi hayal ederek ve değişebildiğini görerek büyüdük. Bu çok özgüven artırıcı bir durum. Aslında her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu ve bizim bu oyunun parçası olduğumuzu, bazen oyun kurucu ve bazen oyun bozan olmanın kötü bir şey olmadığını birbirimize hatırlatmalıyız.
İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ) yoğun bir ticari akışa sahip ikonik bir yapı. Moni’25 sergisini İMÇ 5. Blok’ta mekâna yayarken mekânın bu çok katmanlı hafızasıyla nasıl bir diyalog kurdunuz?
İMÇ’nin çok katmanlı, çok yönlü, çok kültürlü ve üretim odaklı dokusu beni çok heyecanlandırıyor. Bilmediğini sorabileceği veya alabileceği komşuya sahip olmanın huzuruyla kendi bildiğini üreten insanlar ve işyerleri. Zaman zaman değişik odaklanmalar ile şehrin nabzını taşıyabilen bir kolektif alan. Çok seslilik ve mekânsal rahatlık içinde sanat yapmak, dahil olmak ve başkalarını dahil etmek beni etkileyen ve aradığım bir şey. Moni’25 sergisi, başka yerlerden getirdiğim deneyim ve objelerin orada öğrendiğim şeylerle, tanıştığım esnaf ve ziyaretçilerle kurduğu ilişkilerin bir sonucu oldu. Birinden çıkıp diğerine uğramak, bir yerden başlayıp başka bir yerde tamamlamak deneyimini yaşadık hep birlikte. Onların dahil olması İMÇ’de son zamanlarda olup biten sanat etkinliklerine olan mesafelerini kırmaya, meraklarını gidermeye vesile oldu biraz. Açılışa geldiler, kuruluma yardım ettiler. Fikirler verdiler.

19 Eylül’de Ankara’da sanat izleyicisiyle buluşan Askıda serginizin kavramsal çıkış noktası neydi; “askıda kalma” hâli zihninizde nasıl bir arayışın veya sanatsal dürtünün karşılığı olarak biçimlendi?
“Adrift/Askıda” yerleştirmesi, belli ki tanıdık bir dünyadan atılmış ama sürüklenerek, sarılarak, tutunarak askıda kalmayı başarmış ucube ve mutlu yaratıkların hayat verdiği renkli bir öte dünya deneyimini hayal ediyor. İşi oluşturan ve işin oluşturduğu hikâyeler, kimlikler, hafıza ve zaman sarılarak ve çözülerek kendi kurallarını yazan, tekinsiz bir dünyaya evriliyor. İzleyiciyi sınırların belirsizleştiği bu deneyimin bir parçası olmaya davet ederek mekânı dönüştürmeye, ışık, kıpırtı ve gölge hareketlenmeleri ile yeni boşluklar oluşturmaya ve derinlerdeki kendi sessizliğini deneyimlemeye çağırıyor.
Sergideki malzeme tercihiniz ve nesneleri ele alış biçiminiz nasıl gelişti? İMÇ’deki çok katmanlı, gündelik ve kamusal mekân deneyiminiz Belm’art Space’teki kurguya ve malzeme diline ne kadar sızdı; bu doğrultuda mekânın mimarisiyle nasıl bir diyalog kurdunuz?
Kamusal alanda iş üretmeye alışmış biri olarak Belm’art Space mekânı benim için biraz zorlayıcı oldu ama bu zorluğu sevdim. Mekânla birlikte düşünmeyi, mekânın ve işin birlikte evrilmesini önemsiyorum ve zevk alıyorum. Galerinin gergi tavanı, kemerleri, boşlukları ve labirent gibi yapısı o sırada atölyede üzerinde çalıştığım, belki de su altında sergilemeyi düşündüğüm bazı işlerle flört etmeye başladılar. Suyun altını ya da oradan hareket edildiği belli bir başka dünyayı orada yaratabilirim diye düşündüm. Mekânın zorlayıcı yanları birden yeni olasılıklar sunmaya başladı. Dekoratif bir sinema seti yaratmak yerine ipuçları veren bir öte atmosfer yaratmaya karar verdim ve işler bu minvalde şekillenmeye başladı. Eklemlendiler, yerleştiler ve asıldılar.
Askıda olmak potansiyel bir süreksizlik durumu benim için; her an başka bir yere gitme, sürüklenme, başka ilişkilere girme, başka bir hikâyenin konusu olabilme arzusunda. Yazılmakta olan hikâyeler arasında bir antre, geçici bir sessizlik, soluklanma ve yeni deneyimlere çağıran bir davetiye.
Bitmiş ve tamamlanmış olduğu varsayılan şeyleri toplamak, yeniden açmak ve içinden başka bir şey çıkarmak ilgimi çekiyor. Sarma ve çözme, asılma ve tutunma, bekleme ve kabul etme, dinleme ve dinlenme şansı veriyor. Yeni buluşmaları önceliyor. Ben de biraz buna yön veriyorum.
Sanat dünyasının kurumsallaştığı, fuarlar ve piyasa odaklı ilişkilerle şekillendiği bir dönemde, 1980’lerden bu yana bağımsız kalmayı başarmış biri olarak genç sanatçılara önerileriniz var mı?
Benim düsturum hep çok çalışmak. Arayınca bulunabiliyor şeyler. Öykünmekten korkmamak lazım ama dürüst olmak ve tekrar etmemek koşuluyla. Çok okumak ve gezmek, başka işler yapmaktan kaçınmamak çok özgürleştirici. Gereksiz gibi görünen birçok şey beklenmedik kapıları aralıyor. Başka yerlerden bakabilmeyi olanaklı kılıyor. Samimi olmak, hata yapmaktan korkmamak, sanatın bir oyun olduğunu unutmamak, beğendirme kaygısı olmadan paylaşmak, dahil olmak ve dahil etmek önemli.

Önümüzdeki günlerde Ankaralı sanat izleyicisiyle buluşacak olan yeni bir sergi veya proje planınız var mı?
Var veya olabilir. İsterseniz o kısmı sürpriz olsun. Ankara benim için önemli ve mutlaka yeni şeyler yapmayı istiyorum.





