Perfin Hozatlıoğlu’nun ilk kişisel sergisi 13-28 Haziran’da Ankara’da Maus Art Space’de ziyaretçileriyle buluştu. Üstü Açık Yara Gibi Sızlasın Aşkımız Sonsuza Dek isimli sergiyi Ahmet Mert Hasret aşk, birey ve özlem çerçevesinden kaleme aldı.
Üstü Açık Yara Gibi Sızlasın Aşkımız Sonsuza Dek, adını Latife Tekin’in Zamansız isimli kitabından alıyor. Aşkın platonik taraflarını saklayan sergi, Perfin ve aşık halinin tek kişilik düğünü olarak bize ulaşıyor. Bu aşk haliyle, hayvanlar alemine ve onların aşk hikayelerine, ayrıca insan yaşamındaki bazı ritüellere kendini benzeten sergi, aşkın muhatabıyla kavuşmayı “artık sen oldum” denildiği anda gerçekleşen ama ardı bilinmeyen bir kapanış içinde metaforlaştırıyor. Sergi yerleştirmesi, bir kalbin diğer yarısını arama yolunda “evin dağılınca yuvan genişlermiş” cümlesini hatırlatırcasına, ancak kapı dışarı edilerek içeri girilebileceğini birden fazla durağa bölerek izleyicisine anlatıyor. Her durakta yeni bir ihtimalin hikayesinin okunduğu sergide, uzakta kalmış yakınlıklarımızı tek kişilik düğünle bir aşığın sevgiliye olan özleminden görebiliyoruz. Aşığın, kendinden başladığı yolu, yine kendinde bitirdiğini anladığı iç görüsünü, etrafında kendi gibi duygulanabilen canlıların yaşamlarından parçalar toplamasıyla büyütüyor.

Fotoğraf: Ahmet Mert Hasret
Sergi, Perfin’in rüyalarla ve rüya ritüelleriyle kurduğu ilişkiyle, sevgilinin yokluğundan/eksikliğinden doğru genişlemekte. Bu genişleme sergi mekanının içinde yeni kurgusal mekanın belirmesiyle gerçekleşiyor. Çeperleri uçuş uçuş, varlığı kendi saydamlığı kadar olan bu yeni yapı seyircinin alan içinde ilerlerken bir rüya gerçekliğiyle karşılaşmasını sağlıyor. İki ayrı havzaya bölünen yeni kurgusal salon, girişte aşık öznenin muhatabını bulma/öğrenme arzusundan kaçamadığı “rüyaya yatma” ritüelinin, susuz kalarak kendini terbiye etme hazırlığıyla seyirciyi karşılıyor. Ritüelin gerçekte hiç görülmeyen ancak rüyada görülen kişiye aşık olma deneyimini adeta bizzat sanatçı denemiş.

Kavuşulamayan aşkın mutlak temsili sevgiliye olan hasretle, seyirciyi karşılayan ilk havza rüya sekansları gibi davranarak içeride oluşturulmuş yeni bir içeriyi inşa ediyor. Ancak içindekinin görüntüsünü silmemek şartıyla tasarlanmış bu “yeni içeri” içinde olup bitenlere dışarıdan da şahitlik edilmesine olanak vermiş. Tıpkı aşkın tamamlanmış bir birlik olmasından ziyade, askıda kalmış bir süreç olması gibi. (Atlı, 2018)

Fotoğraf: Ahmet Mert Hasret
Sergi tam olarak şu soruları çağırıyor: Neden aşk tamamlanamaz? Ve gerçekten tamamlanırsa ne olur? Bu iki sorunun peşinden giderken, farklı bir ihtimalle karşılaşıyorum. Ama bu ihtimal, klasik anlatılardaki gibi dışsal engellerle ilgili değil. Daha çok şu soruyla ilgili: Eğer mesele dış dünya değilse, engel nerede? Engel, aşık öznenin kendindedir. Belki de aşkı imkânsız kılan şey, iki kişi arasındaki mesafe değil, “ben”in kendisini koruma biçimidir. Bu yüzden bu sergideki işler, kavuşamama hâlini yeniden üretmekten çok, o hâlin hangi koşullarda değişebileceğini düşünmeye çalışıyor. Aşkın eksiklikten beslendiği bir yapıdan, başka bir ilişki ihtimali doğabilir mi? Ve eğer doğarsa, bu hâl hâlâ aşk olur mu? Aşk masallarında defaatle duyduğumuz ertelenme/gecikme hali aşkın kendine dair bir şey söyler. “Kavuşamayan aşıklar bir başarısızlık hikayesi olmaktan çıkar. Tam tersine, aşkın en “doğru” hali gibi görünmeye başlar. Çünkü eksiklik sürdükçe aşk da sürer.”
İzleyiciyi böyle sorularla meşgul eden sergi, retinal olandan olmayana bir gidişle tıpkı kavramsal sanatın sorumluluğunu üstlenmiş gibi davranmış. Bunu oldukça şiirsel ve kitsch olan tavrına ters düşse de yapmış.
İlk havzadan sonra bizi karşılayan ikinci perdeden geçildiğinde, yaşanmış her bir şeyin şahitliğini aynı anda ve tek bir yerde yaşıyoruz. Olmuş olanın ateşiyle yanıp tutuşurken, yalnız olup olmadığını sorgulayan aşık, her zaman için etrafına bakmayı, dış dünyayla iletişime geçmeyi seçecektir, tıpkı Perfin’in yaptığı gibi. Kendini ateşe sürükleyen kendi türünden uzaklaşıp, kendi gibi duygulanan hayvanlara yakınlaşarak onların aşk hikayelerinden beslenmiş.

Sağdaki: Perfin Hozatlıoğlu, Cin Kulaklı Saplantılı Bir Gelincik (2026), Keçe İğneleme, 24x20x74 cm, Üstü Açık Yara Gibi Sızlasın Aşkımız Sonsuza Dek, Maus Art Space. Fotoğraf: Kadir Yılmaz
Yılan balığı ve gelinciğin aşkı Latife Tekin’in Zamansız kitabında türler arası imkansız aşktan, ve araya giren mesafeden bahseder. Hikayede yılan balığına olan aşkından “bir” olmaya çalışan gelincik aşkını kendinden uzaklaştırıp ızdırap çeker. Gelincik kendi ısrarından doğurduğu bu aşkta yılan balığını yukarılara kaldırdığı kendini aşağıya koyduğu yerden nefes alır. Aşk masallarının da en kıymetli aşaması olan ayrılık zamanlarında, gelincik yılan balığıyla bir olma (ben olma hali) durumundan sıyrılamadığı için aşkını bulunamayacak uzaklıkta bırakır. Mesafenin yokluğu insana sonsuz kez uzaklığı hatırlatır, “bensin” demek, seni göremeyeceğim kadar yakınımdasın demektir ve aşıklar arasında bir mesafenin olmadığını söyler. Halbuki mesafe yakınlık demektir ve tam da bu sebepten ötürü bereketli bir şeydir.
Aşk her zaman tek kişilik bir meseledir, tıpkı sanat gibi. İlişkilendiğimiz, karşımıza aldığımız her imge içimizde var olandan bir şeyler çağırıp yanımıza getirecektir. Kendini alımlayıcısına gösteren imge o anda tamamen kendini yok etmiş olur ve alımlandığı haliyle görülmeye başlar. Artık yalnız başına değildir, kendi ve yanındaki veya karşısındakinin çağırdığı ile var olur.

Yılan balığı ve gelinciğin mesafesiz aşkının yanı başında Perfin sevgiliye yazdığı mektuplarını üzerine işettiği sıçanla aşağılar. Aşkını yazdığı mektupların duygusunu uğrattığı bu yıkımla içinde var olmuş yeni bir şeye dönüştürür. “Yeniden inşada mutlaka spolia, yani yıkılan yapıların malzemesinden de yararlanıldığı unutulmamalı, çünkü tüm uygarlık böyle bir yıkma ve yeniden inşanın ürünü” (Eroğlu, 2020, s.37). Yeniden inşa edilen aslında aşığın imgesidir; çaresiz, birbirinden uzakta ve yalnız iki aşık imgesi bu yerleştirmeyle yıkılmıştır. Perfin kendi duygusuna ancak kendi müdahale edebilmek için yaratılmış aşık imgesini yıkmayı tercih etmiştir. “Duchamp, Mona Lisa imgesine farklı bir bakış getirmek için gene Mona Lisa imgesinden yararlanmıştır” (Eroğlu, 2020, s.38). Bu değişimin neşesiz bir güzelliği vardır.

Alttaki: Perfin Hozatlıoğlu, Gelincik, 2024, Keçe İğneleme, 78×90 cm.-Üstü Açık Yara Gibi Sızlasın Aşkımız Sonsuza Dek, Maus Art Space. Fotoğraf: Kadir Yılmaz
Serginin sonundaki yerleştirmenin alt kısmında yer alan Gelincik isimli iş, serginin ana hattını oluşturan hikayedeki aşıklardan biri olan gelincikle manidar bir yakınlığa sahiptir. Döngü açıldığı yerde kapanır. Gelincik, Perfin’in o zamanlar bilmediği geleceğiyle çoktan ilişki kurduğunu söyler. “Artık senim” diyebilene kadar kat ettiği yolculuğunda, karşısına çıkanları öykülediği işlerinde, kendini gerçekleştiren kehanet gibi, yaratılmış döngünün sonu serginin bitiminde son bulur. Bir olabilme gayretiyle dönüp duran aşık, başladığı noktaya artık eskiden olduğu halinde olamama şartıyla tekrar uğramıştır.
Bir olma isteği doğaldır, normaldir ama patolojiyi taklit eder. Aşk patolojinin kendidir ve tam da bu sebepten sonludur. Diğer türlüsü ızdırap olacaktır. Aşk bencildir, sadece almak ister, vermekle bir ilgisi yoktur. Bu ona korkutucu gelir, bu yüzden de hep eksiktir. İnsan her zaman eksikliğinden doğru aşık olur, “şimdi bununla tamamlanacağım” dediğine yönelir. En tehlikeli olanı da umut etmesidir. Sevdiğinin bir parça sevgisini alabilmek adına umut dolu bir bekleyişle sabreder, sevdiğinin yokluğu hiç yapılmayacak olanı yaptırır. Ferhat’ın Şirin’i için dağları delmesi gibi.
Özlemimiz her zaman yaşanamamış olana olacak.




