Çağatay Yiğit ve Ebru Düzgün ile "Snap!!!" Üzerine

Görsel Sanatlar

Çağatay Yiğit ve Ebru Düzgün ile “Snap!!!” Üzerine

Melike Serin

11 Mart 2019

Fo­toğ­raf­lar: Yu­suf Na­dir Ka­dı­oğlu  

“SNAP!!!” fo­to­ro­manı, An­kara’da ya­şa­yan üç ev ar­ka­da­şı­nın dert­le­rine ve ge­çir­dik­leri bir ge­ceye bizi da­vet edi­yor. Se­naryo ve fo­toğ­raf­la­rın ait ol­duğu Ça­ğa­tay Yi­ğit ile ki­tap ta­sa­rımı ve sa­nat yö­ne­ti­mini üst­le­nen Ebrü Düz­gün ile ki­ta­bın ya­pım sü­reci, Yer­me­kan’da ya­pı­lan sergi ve daha faz­lası hak­kında ko­nuş­tuk.

Ön­ce­likle ken­di­niz­den bah­se­de­bi­lir mi­si­niz?

Ça­ğa­tay Yi­ğit: Ben Ça­ğa­tay, An­kara Üni­ver­si­tesi’nde Diş He­kim­liği oku­dum. Yedi ay Diş He­kimi ola­rak ça­lış­tım, sonra Al­manya’ya ta­şı­nı­yor­dum is­tifa et­tim. Tam o dö­nemde de ki­tabı çek­tik. Gi­di­yo­rum te­laşı da as­lında ki­tabı fo­to­ro­mana dön­dü­ren ele­ment­ler­den biri oldu. Sonra daha de­taylı gi­re­riz za­ten. İs­tifa et­ti­ğim dö­nem vi­zem çık­madı, ben de fo­toğ­raf ve film üze­rine tam za­manlı ça­lış­maya baş­la­dım.

Al­manya’ya yük­sek li­sansa mı gi­de­cek­tin?

Ç: Yok di­rekt mes­le­ğimi yap­mak için git­meyi plan­lı­yor­dum, çok uzadı sü­reç. Öyle bir yola gir­meye ha­zır his­set­me­dim ve hem sev­di­ğim işi yap­maya baş­la­dım hem de bu­rada kal­dım. Şu an film ve fo­toğ­raf üze­rine ça­lı­şı­yo­rum. Rek­lam­cı­lık da ya­pı­yo­rum bir yan­dan, öyle ge­çi­yor ha­ya­tım.

Ebru Düz­gün: Ben Ebru, İç Mi­mar­lık me­zu­nu­yum. Bir sü­re­dir gra­fik iş­lerle uğ­ra­şı­yo­rum. Okul­day­ken So­far An­kara eki­bine da­hil ol­dum. Ça­ğa­tay’la bir­likte orada da ça­lı­şı­yo­ruz. Cross Con­ta­mi­na­tion dı­şında Yu­suf ile mi­nik bir atöl­ye­miz var. Ya­kın za­manda da bir ta­sa­rım stüd­yosu kur­duk. Ku­rum­sal kim­lik, vi­deo-fo­toğ­raf iş­leri ya­pı­yo­ruz.

Ben iki­ni­zin de farklı di­sip­lin­ler­den gel­di­ği­nizi bil­mi­yor­dum. Bi­raz o ge­çiş sü­re­cin­den de bah­se­der mi­si­niz?

E: Ben hiç mes­leğe baş­la­ma­dan başka bir alana yö­nel­dim as­lında. Okul dö­ne­min­den bık­mış­tım za­ten çok nef­ret et­miş­tim. Se­ve­rek baş­la­yıp nef­rete dö­nü­şen bir sü­reçti. Sonra ben sa­nı­rım buna baş­la­maya ha­zır de­ği­lim de­yip on­dan kaç­tım. 

Ç: Ben yak­la­şık 6 se­ne­dir vi­deo ve fo­toğ­raf üze­rine ça­lı­şı­yo­rum as­lında. Fo­toğ­rafa son dört se­ne­dir daha bir odak­lan­dım. Bir bel­ge­sel çek­miş­tim as­lında onunla baş­ladı her şey. İz­mir’den Mer­sin’e bi­sik­let sür­müş­tüm. Yine vize ala­ma­dı­ğım için bari böyle bir şey ya­pa­yım de­dim, te­le­fonla da bel­ge­se­lini çek­miş­tim. Sonra pan­demi çıktı, pan­de­mide onun ta­ma­mını edit­le­dim. 8 bö­lüm ve bir tane de uzun met­raj bel­ge­sel ola­rak iki ver­si­yo­nunu çı­kar­dım. Ben za­ten üni­ver­si­tede okur­ken de bu işi ya­pı­yor­dum as­lında, ile­ti­şim ta­sa­rım oku­yan bir öğ­renci ka­dar ya­ra­tım ve üre­ti­mim olu­yordu. Sonra Diş He­kim­li­ğini bi­tir­dim, ça­lış­tı­ğım dö­nemde bir mü­zik vi­de­osu işi al­dım, Ebru’nun So­far’dan ar­ka­daş­la­rı­nın işiydi. O dö­nem So­far An­kara eki­biyle ta­nış­mı­yor­dum, son­ra­dan gir­dim ekibe. O mü­zik vi­de­o­sunu ya­par­ken Mert’le ta­nış­tım. Mert’le çok iyi an­laş­tık, gör­sel di­li­miz uyuştu. Sonra Mert’le ça­lış­maya baş­la­dım, ken­disi bir yö­net­men. Mert­le­rin bir alanı vardı, orada bir ofis kur­duk. Ta­sa­rım ve kim­lik ofisi yine, şimdi on­larla ça­lı­şı­yo­rum. Bir yan­dan bu iş gi­di­yordu, na­sıl bunu ya­pa­rak ha­yatta ka­la­bi­li­rim diye uğ­raşa uğ­raşa bir şe­kilde oldu. Çok yu­mu­şak bir ge­çişti ama şanslı da bir in­sa­nım. Onu da ka­bul et­mek la­zım.

O za­man bi­raz da fo­to­ro­man­dan bah­se­de­bi­lir mi­si­niz, ilk fi­kir na­sıl or­taya çıktı, med­yum ola­rak fo­to­ro­man fikri ba­şın­dan beri var mıydı yoksa ilk sa­dece hi­kâye mi vardı?

Ç: Med­yum ola­rak bir kısa filmdi as­lında. Ben bir se­naryo yaz­mış­tım, aşırı çek­mek is­te­di­ğim bir filmdi. Ama ne ya­pa­cak bütçe vardı ne çı­ka­ra­cak güç vardı, ben de pes et­miş­tim.

Ba­ya­dır du­ru­yordu o za­man se­naryo,

Ç: Evet, ilk draftı iki sene önce fa­lan yaz­mı­şım. Ben vaz­geç­ti­ğim dö­nemde Ebru da be­nim kah­rımı çe­ki­yordu. Ebru’nun da ak­lına ne­re­den geldi bil­mi­yo­rum, dedi ki “Niye fo­to­ro­man yap­mı­yo­ruz?’’. Bir de ben bun­dan önce bir fo­toğ­raf ki­tabı yap­mış­tım. “Home Away Home’’ diye. O sı­rada o fo­toğ­raf ki­ta­bını bas­tır­maya ça­lı­şı­yor­duk. Sonra da Ebru’dan böyle bir fi­kir pat­ladı. Ben du­yar duy­maz fo­to­ro­man fik­rine çok he­ye­can­lan­dım. Sonra aç­tık Ins­tag­ram’ı kim oy­na­ya­bi­lir diye. Çünkü en başta fil­min önün­deki bü­yük en­gel­ler­den bi­risi de buydu. Ben ka­famda üç ki­şiyi ha­yal ede­rek yaz­dım. Çok daha sert bir hi­ka­yeydi ilk ha­liyle. O za­man­lar bir rö­por­tajda gör­düm “Asla bi­rini, bir yeri dü­şü­ne­rek yaz­ma­yın’’ diye. Onu yaz­mak çok riskli bir şey­miş, çünkü yeni baş­la­yan biri isen onu ya­ra­ta­cak im­kâ­nın her za­man yok. Her neyse, biz de fo­to­ro­mana ka­rar ver­dik, Ebru’nun ha­yat kur­ta­rıcı fik­riyle. Sonra Ins­tag­ram’da in­san­lar ara­maya baş­la­dık ta­nı­dı­ğı­mız kim ola­bi­lir diye. İki üç in­san de­ne­dik ol­madı, sonra Mü­bec­cel’e ulaş­tık. Mü­bec­cel ka­bul et­tik­ten sonra da Ba­rış’a ulaş­tık.

E: İkisi de bu arada bir­bir­le­rin­den çok bam­başka ka­rak­ter­ler. Mü­bec­cel daha içe ka­pa­nık, Ba­rış full time parti mo­dunda. Her­kesle ko­nu­şa­bi­len kay­na­ta­bi­len biri. Sonra dör­dü­müz bir gün bu­luş­tuk, bun­lar bir anda kay­nat­maya baş­la­dı­lar. Biz böyle eli­miz ağ­zı­mızda iz­li­yo­ruz on­ları. De­dik ki ta­mam bun­lar oldu. Sonra prog­ram çı­kart­tık hangi gün ne ola­cak diye. 

Hi­kâye na­sıl or­taya çıktı?

Ç: Bir ev ar­ka­da­şım vardı, çok zor bir ev ar­ka­da­şıydı. Kötü ayır­dık evi. Ama onla pan­demi son­rası o öz­gür­leşme dö­ne­minde sü­rekli dı­şarı çı­kı­yor­duk ve her gece saçma sa­pan şey­ler olu­yordu. İlk başta ‘’Night Out’’ te­ma­sında bir şey ya­za­yım de­dim, bir gece dı­şarı çık­mak ve onun ge­ti­ri­leri, o gece ta­nış­tı­ğın in­san­ları kap­sa­yan. O gece sürt­mek, yani biz na­sıl sür­tü­yo­ruz onu an­lat­mak is­te­dim. An­kara’da genç­lik ya­şa­mayı yan­sı­tan çok az ya­ratı var, hatta ne­re­deyse yok. Me­zun olup ya bu­rayı terk edi­yor­sun ya da bu­rada ça­lış­maya baş­lı­yor­sun ama o genç­li­ğini gü­zel kı­lan, be­tim­le­yen, onu gü­zel­le­yen bence çok az şey var An­kara’da. Bu­rayı o ka­dar ka­ram­sar kı­lan şey­ler­den biri de bence bu, ben de gü­zel­le­mek is­te­dim çünkü ha­ya­tım­dan mut­luy­dum. Biz böyle dı­şarı çı­kı­yo­ruz ve ar­ka­da­şımla gü­zel bir gece ge­çi­re­bi­li­yo­ruz. O te­ma­dan çıktı, onu yaz­maya baş­la­dım. Bir eski sev­gi­li­min ar­ka­daş gru­buyla ta­kı­lı­yor­duk ve be­nim de o dö­nem çok kötü bir ar­ka­daş gru­bum vardı. Ber­bat, olu­yor işte. Onun dep­res­yo­nunu an­lat­maya ça­lış­tım. As­lında Gü­neş ka­rak­teri deh­şet ka­ran­lık bir ka­rak­terdi, şimdi çok daha ro­man­tik bir yerde du­ru­yor. Ba­yağı tüm pis­liği Gü­neş’e kus­muş­tum. Sonra bi­raz oyun­cu­lara göre re­vize et­tik gibi oldu.

E: Ta­bii son­ra­dan çok de­ğişti. İlk draftı Ça­ğa­tay bana okut­tu­ğunda ka­rak­ter­le­rin ken­dine has hi­ka­ye­leri dı­şında o bir günde ya­şa­nan şey­le­rin kar­ma­şık­lığı, so­kakta kar­şı­laş­tı­ğın in­san­ları, me­kân­ları çok be­ğen­miş­tim. Vaz­geç­ti­ğinde o yüz­den çok üzül­müş­tüm. Çizgi ro­man oku­mayı, alıp ka­rış­tır­mayı çok se­vi­yo­rum. Aynı za­manda sa­haf­larda eski fo­to­ro­man­lar bu­lu­yor­dum. O yüz­den ak­lıma fo­to­ro­man fikri geldi. Ma­dem biz film çe­ke­mi­yo­ruz, bunu fo­toğ­raf­tan iler­le­te­bi­li­riz bir şe­kilde diye dü­şün­düm. Za­ten ha­li­ha­zırda bir hi­kâye var der­ken ora­dan fo­to­ro­mana bağ­landı. Mü­bec­cel ile Ba­rış da pro­jeye da­hil olunca çok re­vize ol­masa da bi­raz on­lara göre re­vize edildi ta­bii ki.

Ç: Bir de bence ilk ver­si­yonu çok ger­çekti. İlk yaz­dı­ğım kı­sım, ilk dö­nem­ler ger­gindi. Ve ger­çek ol­duğu için bence kimse oy­na­mak veya par­çası ol­mak is­te­mi­yordu. Bence öyle gü­zel­le­mek la­zımdı. Ama ol­dur­mak da la­zımdı. Her neyse, böyle vardı şu anki ha­line.

Se­nar­yoyu oku­duk­tan son­raki sa­nat yö­ne­timi kıs­mında ne­ler yap­tı­nız?

E: En başta Ça­ğa­tay ile otu­rup ko­nuş­tuk bu ka­rak­ter­ler na­sıl ve ger­çek ha­yatta na­sıl bir hale bü­rü­ne­bi­lir­ler diye. Gü­neş ka­rak­te­rini ne­re­deyse hiç gör­mü­yo­ruz. O ta­ma­men üçüncü bir göz o yüz­den çok üs­tünde dur­ma­dık. Ta­ma­men Mü­bec­cel ve Ba­rış üze­rin­den bir iler­le­yiş oldu. En başta ken­di­le­rin­den iler­le­dim. Ba­rış be­nim bö­lüm­den ar­ka­da­şım, Mü­bec­cel ile de bir et­kin­likte ta­nış­mış­tık. Mü­bec­cel hep ya­nında iki üç çanta ta­şı­yan sü­rekli ekip­manla do­la­şan bir ar­ka­da­şım. Hi­kâ­yede de Ba­rış’ın bir­çok eş­ya­sını Mü­bec­cel ta­şı­yor me­sela. Gün­lük ha­yat­taki o ru­tin­le­rini çok boz­ma­dan sa­nat yö­ne­ti­mini hal­let­tim. Do­ğal hal­le­rine do­kun­ma­dan o hali yan­sıt­mak ama­cımdı, öyle de oldu.

Ç: “Night Out” te­ma­sın­dan yola çı­ka­rak, bu in­san­lar bu ge­ceyi dı­şa­rıda ge­çi­re­cek­ler ve buna ha­zır­lıklı ol­ma­lı­lar dü­şün­cesi hi­kâ­ye­nin bü­yük bir par­çası as­lında. Yine An­kara’nın bir ge­ti­risi. So­ğuk, ula­şım yok belli bir sa­at­ten sonra. Bun­ları ön­gö­re­rek bu in­san­lar bir ge­ceyi ke­sin­ti­siz ken­di­leri na­sıl va­kit ge­çi­ri­yorsa onu yap­maya de­vam ede­cek ka­dar ha­zır­lık­lı­lar. Mü­bec­cel yani De­niz ka­rak­te­ri­nin ça­kı­sında tir­bu­şon var, çok ke­yifçi bir yer­den ta­şı­dık­ları şey­ler var, ona odak­lan­mış­tık. On­ları bir araya ge­ti­ren şey­ler var. Me­sela De­niz ile Gü­neş’in ka­mera sev­dası, üçü­nün so­kağa boya at­ması… Aşırı sal­mış hal­de­ler çünkü çok alış­mış­lar bu­raya, bir şe­kilde gi­de­cek­ler gibi bir his­si­yat var.

Ki­tapta me­kân­lar da çok önemli bir yer kap­lı­yor, lo­kas­yon­ları be­lir­leme sü­re­cin­den bah­se­der mi­si­niz?

E: Biz en başta bir rota çiz­dik. Be­nim me­sela An­kara’da bir yü­rüme ro­tam var. Ne­reye gi­der­sem gi­de­yim, is­terse o yol bir saat uza­sın ben o be­lirli bir ro­tayı yü­rü­yo­rum. Bu üç ka­rak­te­rin de ev­den çık­tık­tan sonra gü­nün so­nuna ka­dar yü­rü­dük­leri belli bir rota var, uğ­ra­dık­ları belli lo­kas­yon­lar var. Çünkü dı­şarı çık­tı­ğı­mızda da öyle, bir me­kânda içil­dik­ten sonra dı­şarda hadi şu so­kakta şu­rada bir kö­şede içe­lim, oraya ka­dar yü­rü­yor­sun belki başka so­kak­lar­dan ge­çi­yor­sun, di­ğer me­kân­dan başka ar­ka­da­şını al­maya gi­di­yor­sun. O ro­tayı as­lında biz oturt­tuk­tan sonra lo­kas­yon­lar da belli oldu.

Ç: As­lında en baş­tan bel­liydi. Di­rekt sahne isim­le­rinde ne­rede ola­cak­ları ya­zı­yordu. Ön­ce­den me­kan­ları çek­miş­tik, her sah­ne­nin ön­ce­den de­mosu vardı. Ki­ta­bın ilk öyle bir de­mo­sunu ha­zır­la­mış­tık, rota üze­rin­den bir ha­rita çı­kar­mış­tık.

E: Hatta Ça­ğa­tay ile en başta o ro­tayı yü­rü­dük.

Ç: Ta­bii, ilk bu­raya ge­lir­ler gibi önce o günü ya­şa­dık. Onun tu­tar­lı­lığı için uğ­raş­tık hatta bir nok­tada. Bu­ra­dan şu­rayı gör­me­miz man­tık­sız, bu­rayı gör­mez­ler, şöyle ol­malı gibi o akışa çok özen gös­ter­dik. As­lında ta­ma­men to­pog­rafya üze­rin­den de akan bir hi­kâye çünkü An­kara’nın di­zay­nında da o çok ya­tı­yor bence. O yüz­den rota kısmı çok önem­liydi, ora­dan her şey ya­yıldı. Ha­ri­tada iler­le­dikçe za­ten be­lir­le­di­ği­miz ro­tayı yü­rü­ye­rek git­ti­ği­miz için “Bu­rada bu olu­yor bu­rada böyle olu­yor’’ diye iler­ler­ken bir nok­tada biz hi­kâ­yeyi ya­şa­maya baş­la­dık. Se­nar­yoda ya­zan şey­ler ba­şı­mıza gel­meye baş­ladı. Bu arada, çek­tik­ten sonra ikisi de An­kara’dan gitti. Ki­tapta da gitme du­rum­ları var özel­likle De­niz ka­rak­te­ri­nin.

Çe­kim sü­re­cinde kar­şı­laş­mayı bek­le­me­di­ği­niz zor­luk­lar ya­şa­dı­nız mı ya da tam tersi zor­la­na­ca­ğı­nızı dü­şü­nüp çok ko­lay hal­let­ti­ği­niz şey­ler oldu mu?

E: Çe­kim­leri dört günde çı­ka­ra­bi­le­ce­ği­mizi dü­şün­mü­yor­dum. 

Ç: Cin­nah 19 zordu.

E: Di­ğer­le­rini yine daha ra­hat ra­hat çek­tik ama Cin­nah 19’da bi­zim işi­mizi hal­le­dip bu­ra­dan he­men çık­ma­mız ge­rek mo­duyla gir­di­ği­miz için daha hızlı ha­re­ket et­mek zo­run­day­dık. Ama öyle çok bir prob­lemle kar­şı­laş­ma­dık ger­çek­ten. 

Ç: Odtü ina­nıl­mazdı. Biz mi­mar­lık am­fi­sinde 400 ka­re­den fazla fo­toğ­raf çek­tik ve hepsi de flaşlı. Kimse bir şey de­medi bun­lar bu­rada ne ya­pı­yor, ne­den bu ka­dar flaş pat­lı­yor diye.

Sergi fikri na­sıl or­taya çıktı?

E: Hi­kâ­ye­nin fo­to­ro­man ol­ma­sına ka­rar ver­dik­ten sonra ki­tabı ta­sar­la­maya baş­la­dık. Ki­tabı ta­sar­lama sü­reci bi­raz za­man aldı. Sonra o ki­tabı sa­dece sa­tışa sun­mak ya da bir he­sap açıp “Ba­kın biz böyle bir şey yap­tık” ile kal­mak is­te­me­dik. As­lında ha­li­ha­zırda bir gör­sel an­la­tım mev­cut za­ten. Sergi fikri ora­dan çıktı. Ki­tabı oku­ma­yan ya da ki­tap­tan ha­beri bile ol­ma­yan in­san­lar bu­raya gel­di­ğinde fo­toğ­raf­lar­dan bir hi­kâye an­la­tı­mını gö­re­bi­li­yor. 

Ç: İyi de oldu, bir de eri­şi­le­bil­mesi la­zım. Sa­dece ki­tap yap­makla ka­lınca on ki­şiye ya­kın in­san gö­re­bi­li­yor. Bun­lar za­ten çok sı­nırlı ba­sı­lan şey­ler. Ba­sılı ya­yın Tür­kiye’de aşırı zor ki biz ken­di­mizi öz­gür ola­rak sür­dür­meye ça­lı­şı­yo­ruz. On­lar nerde bas­tır­mış orayı de­ne­ye­lim, şu kâ­ğıda na­sıl olu­yor gibi ta­ma­men de­neme ya­nıl­mayla as­lında. Ebru ile ba­sım öğ­re­ni­yo­ruz şu an. İyi mat­baa da çok sı­nırlı. An­kara’da iyi bir mat­baa tec­rü­besi ya­şa­mak müm­kün mü emin bile de­ği­lim.

E: Bu sergi ol­ma­saydı Ins­tag­ram’dan biri bi­zim he­sabı gö­re­cek, ki­tabı be­ğe­ne­cek çok zor bir şey. Sos­yal medya üze­rin­den ula­şı­la­bi­lir­lik dı­şında sa­bit bir yerde de var ol­mak iyi bir şey. Me­sela Yer­me­kân’ın önün­den ge­çer­ken içe­riyi gö­ren her­hangi bi­ri­nin de dik­ka­tini çe­ke­bi­lir, me­kânı bi­len bizi hiç bil­me­yen bi­ri­nin de. Sergi günü be­nim hiç ta­nı­ma­dı­ğım gör­me­di­ğim in­san­lar geldi me­sela.

Ç: Bir de ku­lak­tan ku­lağa ya­yı­lı­yor. Bu genç­li­ği­mize aşk mek­tubu gibi bir şey ve ulaş­ması ge­re­ken amaç için de gö­rün­mesi la­zım. So­nuçta bir ki­tap lans­manı da yap­mak zo­run­day­dık. İlk baskı için de bence sergi çok tatlı bir fi­kir oldu.

Bu sü­reçte il­ham al­dı­ğı­nız olay, kişi ya da sa­nat­çı­lar var mı? 

Ç: Var ta­bii. Hun­ter S.Thomp­son. Ken­disi ga­ze­teci, man­yak bir he­rif. Çok çıl­gın bir hi­kâye ya­zarı, o ada­mın ka­o­sunu ben çok se­vi­yo­rum. Ant­hony Bo­ur­dain, ken­dine has bir hi­kâye an­la­tı­cı­lığı var. O iki­sine ve an­la­tı­la­rına çok ta­pı­yo­rum. On­lar gibi bir şey yaz­mak çok is­ti­yor­dum. On­lar tabi çok farklı şey­ler ya­zı­yor­lar. On­lara çok odak­lıy­dım an­latı ko­nu­sunda. Di­ğer bir il­ham da as­lında ta­nış­tı­ğı­mız her­kes, her­kes­ten bir şey­ler çal­dım. An­kara’da ta­nış­tı­ğı­mız ve va­kit ge­çir­di­ği­miz her­kes­ten bir şey çal­dım ya. Her­kesle ko­nuş­tu­ğum şey­ler­den mi­nik mi­nik koy­dum.

E: Öyle olu­yor, çünkü bir nok­tada as­lında ko­nuş­tu­ğu­muz her­kes­ten bir şey alı­yor, öğ­re­ni­li­yor, ak­ta­rı­lı­yor. O yüz­den as­lında başka bir il­ham nok­ta­sında gitme ih­ti­ya­cı­mız ol­madı. İki oyuncu da ger­çek­ten çok ke­yifli, dolu dolu in­san­lar. On­larla ko­nu­şup za­ten bir şey­ler pay­laş­tık­tan sonra in­sa­nın içi sı­ca­cık olu­yor.

Son­raki plan­la­rı­nız ne­ler? 

Ç: “Home Away Home’’ bir fo­toğ­raf ki­tabı. Spon­sor me­se­le­sini çö­züp onu çı­ka­ra­ca­ğız 2025’in ilk altı ayında. Ba­ka­lım, ilk seri ya­yın o ola­cak gibi.

E: Onun da bir ser­gisi ola­cak yine.

Ç: Ki­tap­lar yap­maya de­vam ede­ce­ğiz gibi du­ru­yor. Bu for­mat­ta­yız. Ben ki­tap yap­mayı aşırı sev­dim, hala da çok se­ve­rek ya­pı­yo­rum.

“Cross Con­ta­mi­na­tion’’dan bah­se­de­bi­lir mi­si­niz?

Ç: Çap­raz bu­laşma diye çev­ri­li­yor. As­lında gıda ve sağ­lık sek­tö­ründe kul­la­nı­lan bir te­rim. Bi­zim de böyle bir bu­laşma he­de­fi­miz var. Yap­tı­ğı­mız her şey dil­den dile mi te­masla mı na­sıl olursa ol­sun bir şe­kilde bu­la­şıp kendi ken­dini sür­dü­re­bi­lir ol­ma­sını amaç­lı­yo­ruz. O yak­la­şımı da şöyle ya­pı­yo­ruz, çoğu za­man bir araya gel­me­mesi ge­re­ken şey­leri bir araya ge­ti­re­rek öyle bir etki ya­rat­maya ça­lı­şı­yo­ruz di­ye­lim.

Bu olu­şumda sa­dece iki­niz mi var­sı­nız?

E: Evet.

Bü­yü­meyi dü­şü­nü­yor mu­su­nuz?

Ç: Ha­yır. İki kişi ideal.

E: Çünkü ko­lek­tif­ten bir şey ol­ma­dı­ğını dü­şü­nü­yo­ruz. Ta­bii biz yine baş­ka­la­rıyla ça­lı­şı­rız ama yine de o işin ba­şında bir ya da iki kişi ol­ması şart. Çünkü ka­la­ba­lık bir işe gi­ril­diği za­man ve ba­şında bir ka­rar ve­rici ol­ma­dığı sü­rece iş bit­mi­yor, bir so­nuca va­rıl­mı­yor. Bunu iki­miz de farklı farklı şe­kil­lerde ve bir­likte de gör­dük. Sonra şey de­dik, biz yine baş­ka­la­rıyla za­ten ça­lı­şı­rız ama bu fi­kir kısmı ve iş kıs­mı­nın bizde ol­ması la­zım.

Ç: Bı­ra­kın sade kal­sın ya. Çünkü altı da boş. Bi­raz ko­lek­tif­lere gö­me­lim mi bit­me­den?

E: As­lında sen za­ten ken­din de tec­rübe et­tin, daha di­lin yandı o ko­nuda. Sen daha iyi bi­li­yor­sun. 

Ç: Bi­zim ko­lek­tif de en başta tat­lıydı, ba­şında 2-3 kişi vardı. Bit­mesi in­san­la­rın aynı is­teği pay­laş­ma­ma­sın­dan ötü­rüydü. Pan­de­mide ta­mam her­kes boş ama asıl yi­ğidi er mey­da­nında gö­rü­yor­sun ya. Ha­yat nor­male dön­dü­ğünde sen hala buna va­kit ayır­mak is­ti­yor mu­sun, ya da pa­ra­sız dö­ne­minde sen hala buna va­kit ayı­ra­bi­lir mi­sin? Şimdi çoğu ko­lek­ti­fin altı bence aşırı boş, bir yer­den bir şe­kilde bir para akış­ları var ve ge­risi ta­ma­men ego mas­tür­bas­yonu. Kendi ara­la­rında top pas­la­şa­rak kendi isim­le­rini bü­yü­te­rek, yan­lış olan her şeyi ismi sözde “öz­gür” bir şe­yin adı al­tında daha da bok­laş­tı­rı­yor­lar, tüm prob­lem bu­rada.

Bi­raz kör­ler sa­ğır­lara dö­ne­bi­li­yor ko­lek­tif işi,

E: Bi­raz de­ğil ta­ma­men bence ona dö­nü­yor. Çünkü en başta da sen or­tak bir şey­leri pay­la­şı­yor ol, 4 kişi ol­sun me­sela bu­rada dört ki­şi­yiz, aynı şeyi yap­mak is­ti­yo­ruz ama orda de­di­ğin gibi iş güç işin içine gi­ri­yor, para gi­ri­yor. Ta­ma­men iki­mi­zin yap­tığı bu proje bile 10 ay fa­lan sürdü. Ki o da ki­tap sü­reci sa­dece. O yüz­den ko­lek­tifte bir şeye va­ra­ma­ma­nın se­bebi ta­ma­men ki­şi­sel nok­ta­lar­dan kay­nak­la­nı­yor.

Ç: Hah öyle şey­ler var ve bir de, çok bü­yük sa­bır is­te­yen bir sü­reç. Her şey iki ayda çı­kan ürün­ler­den iba­ret de­ğil bence. İn­san­lar ona ge­rek­tiği za­manı ver­meyi bil­me­yince bir sürü böyle doğ­ma­mış eser­ler­den çöp­lük bir ar­şi­vin olu­yor, o da acı ve­rici yani. 

Bu fo­to­ro­manı na­sıl büt­çe­len­dir­di­niz?

E: Ce­bi­miz­den.

Spon­sor arama sü­re­ci­niz oldu mu?

Ç: Bunda çok zor ya. Bunda belki sa­nat fon­ları di­ye­ce­ğim ama sü­reçte biz bile ken­di­mizi bir nok­tada oto­san­sür ya­par­ken bul­duk. O sü­reçte na­sıl ya­pa­ca­ğız, yok onu mutlu et bunu mutlu et der­ken ve sana hak gör­dük­leri min­na­cık para için ca­nına oku­ya­cak­lar.

E: Çünkü spon­sor de­mek her­hangi bir ki­şi­nin yap­tı­ğın her işte kont­rolü ol­ması de­mek. O yüz­den bunda hiç öyle bir işe gi­riş­me­dik ya. Çünkü bun­dan son­raki ya­pa­ca­ğı­mız iş­ler de bir seri üre­tim ol­ma­ya­cağı için öde­ne­bi­le­cek, kal­dı­rı­la­bi­le­cek mik­tar­lar. Hiç­bir şe­kilde 5. Ba­sım fa­lan öyle bir şey ol­ma­ya­cağı için…

Ç: Keşke, keşke o ka­dar çok satsa da çı­kar­sak.

E: Bir yan­dan da ben is­te­men o ka­dar çı­kart­mak. Çünkü çok iyi tec­rübe et­tim. Bir şey­den ne ka­dar fazla varsa onun de­ğeri o ka­dar dü­şü­yor bence. Yap­tı­ğın o ka­li­teli işi ger­çek­ten me­rak eden ve o ka­li­te­sini an­la­ya­bi­le­cek ki­şiye ulaş­tır­mak daha önemli ve de­ğerli bence. Beş ki­şide ol­sun me­sela bu ki­tap. Bence beş ki­şide ol­ması yüz ki­şide ol­ma­sın­dan çok daha de­ğerli diye dü­şü­nü­yo­rum.

Ç: Bil­mi­yo­rum, edis­yon ko­nu­sunda bir fik­rim yok, şu an çok uza­tı­rım.

E: Edis­yo­nun man­tığı o de­ğil za­ten. Edis­yon koy­du­ğun iş bir sa­nat eseri adı al­tında ola­bi­le­cek bir şey. Sa­nat ese­rini de sen za­ten ne­den beş yüz bin tane ya­pı­yor­sun gibi dü­şü­nü­yo­rum, Ça­ğa­tay tam öyle dü­şün­mü­yor.

İlgili yazılar

Bütün yazılar

Kaçırma

Görsel Sanatlar

İpek Yeğinsü ile Küratörlük Üzerine

Yeğinsü, bağımsız küratör, sanatçı ve yazardır. Sanat pratiğini fotoğraf, resim ve multimedya enstalasyon alanlarında…

Ayça Güneş8 Aralık 2025