Alternatif Bir Aile Albümü: KIll CIty “New York’un Terk Edilmiş Binalarında Doğan Kültür”

Fotoğraf

Alternatif Bir Aile Albümü: Kill City — “New York’un Terk Edilmiş Binalarında Doğan Kültür”

Çağlar Kaya

4 Ekim 2025

Kill City’nin hi­kâ­yesi, Ash Tha­yer’ın sa­nat eği­timi al­mak için Memp­his’ten New York’a ta­şın­ması ve bu­rada ken­dine uy­gun bir ev bu­la­ma­dığı için Lo­wer East Side böl­ge­sin­deki iş­gal ev­le­rin­den bi­rine yer­leş­me­siyle baş­ladı. Bu ka­rar Tha­yer’a ba­rınma im­kanı dı­şında, kendi kim­li­ğini inşa etme ve ge­le­cekte sa­na­tına yön ve­re­cek fel­se­feyi keş­fetme yo­lunu da aç­mış oldu.

70’li ve 80’li yıl­larda, ev sa­hip­le­ri­nin ba­kı­mını ya­pa­ma­dık­ları bi­na­ları bi­rer bi­rer terk et­me­siyle Lo­wer East Side, iş­gal ev­le­ri­nin göl­ge­sinde norm dışı bir ger­çek­liğe dö­nüştü. Yı­kık du­var­la­rın, kı­rık pen­ce­re­le­rin ara­sında kendi ku­ral­la­rını ko­yan, kendi ya­şam bi­çi­mini inşa eden yeni bir alt kül­tür do­ğu­yordu.

Ash Tha­yer 1992’den 2000’e ka­dar, ya­nında ta­şı­dığı ka­me­ra­sıyla bu­ra­daki gün­de­lik ha­yata ya­kın­dan ta­nık­lık ede­rek, top­lum ta­ra­fın­dan mar­ji­nal ola­rak gö­rü­len bir ku­şa­ğın al­ter­na­tif ya­şam tar­zını gö­rü­nür kıldı. İçinde ya­şa­dığı bu top­lu­luk, ev­siz­lere yö­ne­lik ön­yar­gı­lara karşı di­re­nen, kal­dık­ları met­ruk bi­na­ları baş­tan sona inşa eden ve bir yan­dan da sa­natla il­gi­le­nen genç­lerdi.

İçe­ri­den bir ba­kışla ar­ka­daş­la­rı­nın ha­ya­tını ol­duğu gibi yan­sı­tan Tha­yer, ste­re­o­tip­leş­miş ‘seks-uyuş­tu­rucu-rock’n roll’ kli­şe­le­rine mey­dan oku­ya­rak, iş­galci punk genç­ler hak­kın­daki mit­leri yık­mak is­tedi.

New York’un squat (iş­gal) kül­tü­rünü içe­ri­den tüm ger­çek­li­ğiyle bel­ge­le­yen, öz­gün bir dö­ne­min punk ve DIY ru­hunu sa­nat, po­li­tika ve ya­şam bi­çimi ek­se­ninde ba­şa­rıyla yan­sı­tan bu fo­toğ­raf­lar; dö­ne­min fan­zin­leri, afiş­leri ve iş­gal ev­le­rinde kul­la­nı­lan eş­ya­larla bir­likte New York ve Av­rupa’daki bir­çok ga­le­ride ser­gi­lendi.

Amerikalı sanatçı-akademisyen Ash Thayer ile kitabı Kill City üzerine konuştuk.

Punk kül­türü ve sa­natla ilk ta­nış­ma­nız na­sıl oldu?

Ben Mar­tin Lut­her King’in su­i­kasta uğ­ra­dığı Ten­nes­see eya­le­ti­nin Memp­his şeh­rinde bü­yü­düm. Stax Re­cords ve El­vis ile ta­nı­nan bir mü­zik şehri bu­rası.

İl­ko­kulda Cyndi La­u­per, Euryth­mics ve Nena’ya, sonra da Möt­ley Crüe gibi hair rock grup­la­rına ilgi duy­dum. Ye­dinci sı­nıfa gel­di­ğimde hızlı, gü­rül­tülü, ad­re­na­lin dolu he­avy me­tal mü­ziğe de­rin­le­me­sine dal­mış­tım. Kır­sal böl­ge­deki or­ta­o­ku­lum sert ve şid­det do­luydu ve o yaşta pek ka­dınsı ol­ma­dı­ğım için zor­ba­lığa ma­ruz ka­lı­yor­dum. Kız­lara pa­zar­la­nan ‘şe­kerli pop mü­zi­ğine’ za­ten me­sa­fe­liy­dim. Cin­si­yetçi ta­vır­lar beni öf­ke­len­di­ri­yordu. Bu öfke beni he­avy me­tal ve rap mü­ziğe yön­len­dirdi. Her ikisi de cin­si­yetçi kli­şe­lerle dolu olsa da, be­nimle re­zo­nansa gi­ren enerji ve baş­kal­dırı dolu mü­zik­lerdi.

Memp­his şe­hir mer­ke­zine daha ya­kın bir li­seye trans­fer ol­du­ğumda, kay­kay kül­türü ve punk ile ta­nış­tım. Ar­ka­daş­la­rım beni Bad Bra­ins, Dead Ken­nedys ve Sex Pis­tols gibi ef­sa­nevi grup­larla ta­nış­tırdı. Kısa sü­rede, grup­larda ça­lan ve her yerde kon­ser­ler ve­ren bir hard­core genç­ler ağı­nın par­çası ol­dum. Sü­rekli ola­rak si­yasi ve sos­yal ak­ti­vizmle uğ­ra­şı­yor­duk. World Fa­mous An­tenna Club bi­zim ana üs­sü­müzdü ve hem ye­rel grup­ları hem de Bad Bra­ins, Black Flag, Fu­gazi, Hel­met ve Je­sus Li­zard gibi daha bü­yük grup­ları ağır­lı­yordu. Lo­u­is­ville’den Little Rock’a ve Nash­ville’e uza­nan böl­ge­sel bir DIY ve grup turne ağı olan ‘Ri­ver City Hard­core’un bir par­ça­sıy­dık.

Sa­natla çev­rili bir or­tamda bü­yü­düm as­lında, ba­bam hey­kel­tı­raş. Lise öğ­ret­me­nim Bill Hicks beni sa­natla ta­nış­tırdı, kur­duğu ge­çici ka­ran­lık odada re­sim, baskı ve fo­toğ­raf­çı­lık öğ­retti. Onun sa­ye­sinde, kom­po­zis­yon, ton­lama ve do­kuyu ger­çek za­manlı ola­rak uy­gu­la­ya­rak stüd­yoyu ko­nu­la­rıma ta­şı­ya­bi­le­ce­ğimi öğ­ren­dim. Beni sa­nat oku­luna baş­vur­maya teş­vik etti ve baş­vur­du­ğumda burs ka­zan­dım. Onun sa­ye­sinde pro­fes­yo­nel bir sa­natçı ol­dum di­ye­bi­li­rim.

Ya­şa­dı­ğı­nız top­lu­luk ve de­ne­yim­ler, kim­li­ği­nizi, ha­yata ba­kış açı­nızı ve sa­nat pra­ti­ği­nizi na­sıl bi­çim­len­dirdi? O dö­ne­min mi­rası si­zin için hâlâ ne ifade edi­yor?

Ge­ce­kondu top­lu­luğu, lise yıl­la­rında za­ten içinde bu­lun­du­ğum or­ta­mın bir uzan­tı­sıydı. Ye­rel punk grup­la­rı­nın fo­toğ­raf­la­rını çe­ki­yor, ar­ka­daş­la­rı­mın port­re­le­rini ya­pı­yor­dum. Gör­sel Sa­nat­lar Okulu’na de­vam et­mek için New York’a ta­şın­dı­ğımda, öğ­renci kre­di­siyle ge­çi­ni­yor­dum ve okul­dan bir saat uzak­lıkta yer alan Bro­oklyn’deki da­i­rem­den atıl­dım.

ABC No Rio, CBGB ve şeh­rin çe­şitli yer­le­rin­deki bod­rum kat­la­rında punk kon­ser­le­rine gi­di­yor­dum. 20’li yaş­la­rı­nın ba­şında olan ve iş­gal ev­le­rinde (squat) ka­lan bir­kaç ar­ka­da­şım Lo­wer East Side’da bana bir yer tek­lif etti ve bu sa­yede okulda ka­la­bil­dim. Yıl­lar bo­yunca bir­kaç squat’ta ya­şa­dım. Ar­ka­daş­la­rım moda fo­toğ­raf­çı­lığı gibi ko­nu­larla il­gi­le­nir­ken, ben ya­kın çev­rem­deki olay­ları bel­ge­le­meye de­vam et­tim.

Bu de­ne­yim­le­rin kim­li­ğimi na­sıl şe­kil­len­dir­di­ğini söy­le­mek zor, çünkü bir­çok yön­den tek bil­di­ğim şey za­ten bu. Doğ­du­ğumda ai­le­min inşa et­tiği, su ve elekt­rik ol­ma­yan bir ku­lü­bede ya­şı­yor­dum, tıpkı ilk iş­gal evim gibi. Oto­ri­teyi, dini, sı­nıf­ları, ırk­çı­lığı, tü­ke­tim kül­tü­rünü ve cin­si­yet ste­re­o­tip­le­rini sor­gu­la­mak üzere ye­tiş­ti­ril­dim. O sı­rada he­nüz öğ­ren­me­di­ğim şey, eya­let, şe­hir ve ye­rel yö­ne­tim­le­rin ger­çekte na­sıl iş­le­di­ğiydi, bunu iş­gal ev­le­rinde ya­şar­ken öğ­ren­dim. Ka­rar­la­rın, top­lu­luk­lara özen gös­te­ril­me­sin­den zi­yade aç­göz­lü­lük ve ma­ni­pü­las­yonla alın­dı­ğını gör­düm. Bunu gör­mez­den ge­le­mez­dim. Eşit­li­ğin mer­kezde ol­duğu, daha sevgi dolu ve adil bir dünya için mü­ca­dele et­meye ka­rar ver­dim.

Bu­rada ya­şa­dı­ğım iyi, kötü, kor­kunç ve ke­yifli an­lar sa­na­tımı bes­le­meye de­vam edi­yor. O dö­ne­min mi­rası bu­dur. He­pi­mi­zin için­den ge­çer ve ge­le­cek ne­sil­lere ya­yı­lır. Ne olursa ol­sun hi­ka­ye­leri canlı tut­mak, ge­le­cek ne­sil­leri eleş­ti­rel dü­şün­meye ve ada­let­siz­liğe karşı dur­maya teş­vik et­mek ge­re­ki­yor.

‘Kill City’ pro­jesi na­sıl doğdu?

Ki­tabı oluş­tur­mak­taki ana mo­ti­vas­yo­num, ba­sı­nın gör­mez­den gel­diği ve çar­pıt­tığı hi­ka­ye­leri an­lat­maktı. 1990’lı yıl­larda ana akım medya, ge­ce­kondu sa­kin­le­rini suçlu veya baş be­lası ola­rak gös­ter­mişti. Çöp dolu, çü­rü­müş ve ha­rap bi­na­ları re­ha­bi­lite et­mek için gös­ter­di­ği­miz yo­ğun ça­bayı yok say­maya ça­lış­tı­lar. Biz on­la­rın yap­ması ge­re­keni yap­tık. Ev­siz­lere ba­rı­nak sağ­la­dık. 

On­lar bize karşı sa­vaştı ve bize suçlu mu­a­me­lesi yaptı. Kill City, en azın­dan be­nim ya­şa­dı­ğım ‘ger­çek­leri’ or­taya koy­mak; ste­re­o­tip­le­rin ar­dın­daki ha­yat­ları, terk edil­miş bi­na­ları ye­ni­den inşa et­mek için har­ca­nan emeği ve bir­likte ya­şa­dı­ğım in­san­la­rın gü­zel­li­ğini gös­ter­mek için bir araç oldu.

Aynı za­manda çok ki­şi­sel bir pro­jeydi. On­lar be­nim ar­ka­daş­la­rım, ai­lem, ha­yatta kal­mama yar­dım eden ve beni ben ya­pan in­san­lardı. Ki­tabı ya­yın­la­mak, on­ları onur­lan­dır­ma­nın bir yo­luydu. Mi­ras­la­rını ko­ru­mak ve şe­hir bizi sil­meye ça­lışsa bile yok ol­mayı red­de­den bir top­lu­luğa ta­nı­nır­lık ka­zan­dır­mak is­te­dim.

Fo­toğ­raf si­zin için ken­di­li­ğin­den bir di­re­niş ve ak­ti­vizm di­line dö­nüştü sa­nı­rım?

Evet, 80’li ve 90’lı yıl­larda du­rum çok fark­lıydı. İn­ter­net yoktu, sos­yal medya yoktu, ço­ğun­lukla çağrı ci­haz­ları ve sa­bit te­le­fon­lar vardı. Çoğu iş­galci, fo­toğ­raf ma­ki­nesi ve film sa­tın alıp baskı yap­tır­mak için bir ge­lire sa­hip de­ğildi. O dö­nemde ya­pı­lan tüm ça­lış­ma­ları gös­te­re­cek ka­dar fo­toğ­raf çe­kil­me­mişti ve ben de bu ih­ti­yacı kar­şı­la­maya yar­dımcı olan ki­şi­ler­den bi­riy­dim. Ya­pı­lan ça­lış­ma­ları ve sa­kin­le­rin iş­gal et­tiği bi­na­ları fo­toğ­raf­la­mak be­nim için ak­ti­vist bir ey­lemdi. Fo­toğ­raf­ları pay­laş­ma­nın tek yolu, bas­kı­la­rını ya­pıp in­san­lara fi­zik­sel ola­rak gös­ter­mek ya da ABC No­Rio gibi ba­ğım­sız kül­tür mer­kez­le­rinde ser­gi­le­mekti.

Bu­gün in­san­lar sos­yal med­yada fo­toğ­raf­lar pay­la­şı­yor, pro­tes­to­ları ve po­lis şid­de­tini canlı ya­yın­larda ya­yın­lı­yor­lar. Los An­ge­les şe­hir mer­ke­zinde ya­şı­yo­rum ve bu­rada ağır si­lahlı fe­de­ral ajan­lar, ulu­sal mu­ha­fız­lar ve de­niz pi­ya­de­leri ta­ra­fın­dan ya­sa­dışı ola­rak iş­gal edil­dik. Man­tık­sız ara­ma­lar ve el koy­ma­lar, adil yar­gı­lama sü­re­ci­nin yok­luğu ve pro­testo hak­kı­mı­zın ih­la­liyle ana­ya­sal hak­la­rı­mızı inatla çiğ­ni­yor­lar. Bu yüz­den tüm bun­ları bel­ge­le­mek çok önemli. 

İçe­ri­den, bir ya­bancı de­ğil, bir ka­tı­lımcı ola­rak fo­toğ­raf çek­ti­ği­nizde, gö­rün­tü­ler sa­dece es­te­tik amaçlı de­ğil­dir, ta­nık­lık da eder­ler. Şöyle der­ler: “Biz bu­ra­day­dık, bu ger­çekti, biz önem­liy­dik.” Ak­ti­vizm ola­rak fo­toğ­raf­çı­lı­ğın gücü bu­dur.

Ar­ka­daş­la­rı­nızla gö­rü­şü­yor mu­su­nuz? Ne ya­pı­yor­lar şu an?

Evet, on­larla hala ile­ti­şim ha­lin­de­yim ve ba­zı­ları en ya­kın ar­ka­daş­la­rım. Ba­zı­ları hala eski iş­gal ev­le­rin­den do­ğan ko­o­pe­ra­tif­lerde ya­şı­yor. Farklı iş­ler ya­pı­yor­lar; öğ­ret­men­ler, or­ga­ni­za­tör­ler, çift­çi­ler, sa­nat­çı­lar. Ba­zı­ları ise ara­mız­dan ay­rıldı ve ölüm­leri hala top­lu­lu­ğu­muzda his­se­di­li­yor. Top­lan­tı­lar dü­zen­le­ye­rek, hi­ka­ye­ler ve re­sim­ler pay­la­şa­rak on­la­rın ha­tır­la­rını onur­lan­dı­rı­yo­ruz.

Ne­ler din­li­yor­su­nuz? Punk kül­türü ya­şı­yor mu sizce?

Çok fazla şey din­li­yo­rum as­lında. X Ray Spex, La­bo­ra­to­rium Pesni, Di­vi­si­ons Ruin, The Ra­in­co­ats, The Mo-Det­tes, Vul­pess, The Slits, Ru­di­men­tary Peni, Crass, Black Uhuru, eski tarz reg­gae ve ska, Bad Bra­ins, Fu­gazi, Me­tal­lica, The Slits, John Zorn’un mü­ziği ve onun plak şir­keti Tza­dik’teki çe­şitli sa­nat­çı­lar…

Punk ko­nu­suna ge­lir­sek, çok net söy­lü­yo­rum: Evet! Punk asla öl­me­ye­cek. Bu so­ruya ce­vap ver­mek için gün­lerce ko­nu­şa­bi­li­rim. Punk gü­nü­müzde farklı di­re­niş ve kim­lik­ler içinde var ol­maya de­vam edi­yor.

İlgili yazılar

Bütün yazılar

Kaçırma

Görsel Sanatlar

Atölye Gezileri: Ayça Güneş

Sanat pratiğini beden, abject ve öteki kavramları etrafında şekillendiren Ayça Güneş, üretimlerinde kişisel…

Melike Serin11 Haziran 2026