Görsel Sanatlar

Bahadır Burak Yaşar ile Sanat, Oyun ve Yaşam Alanı Üzerine

E. Gülşah Akın

19 December 2025

Bahadır Burak Yaşar'ın "Yaşam Alanı / Living Space" sergi afişi: Cinnah 7A, 19-21 Aralık, UNITE logosu

Önce se­ninle ve sa­nat pra­ti­ğinle baş­la­ya­lım Ba­ha­dır. Ba­ha­dır Bu­rak Ya­şar kim­dir, ne­ler ya­par?

Ba­ha­dır Bu­rak Ya­şar kim­dir? As­lında ken­dime “sa­nat­çı­yım” ya da “sa­nat ya­pı­yo­rum” de­mek­ten zi­yade, “oy­na­mayı se­vi­yo­rum” de­meyi ter­cih edi­yo­rum. Or­taya bir iş ko­yup “alın ne ya­pı­yor­sa­nız ya­pın” de­mek ye­rine, bi­ri­le­rini ağır­la­mak ve bir de­ne­yimi pay­laş­mak üze­rine ku­ru­yo­rum her şeyi. Ye­mek yapma de­ne­yi­mim de as­lında bu pay­laşma ar­zu­sun­dan ge­li­yor.

Söy­le­dik­le­rin bana ço­cuk­luk­taki ma­halle oyun­la­rını anım­sattı. Ta­kım­ları ku­ran, oyunu baş­la­tan o ço­cuk gibi…

Tam ola­rak bir oyun ku­rucu ol­mak­tan zi­yade, oyu­nun içinde ol­mayı se­vi­yo­rum. Her za­man so­rum­lu­luk al­mak is­te­me­ye­bi­li­rim; ba­zen arka planda du­ran bir pi­yon ol­mayı da se­vi­yo­rum. Sat­ranç­taki gibi; ba­zen şah, ba­zen ve­zir, ba­zen at ya da kale ol­mak… Bu rol­le­rin de­ğiş­me­sini ve hep­sini de­ne­yim­le­meyi önem­si­yo­rum. Çünkü her rolü tat­ma­dan oyu­nun bü­tü­nünü kav­ra­ya­mı­yor­su­nuz. Sa­dece baş­rolde ol­du­ğu­nuzda ba­kış açı­nız kı­sıtlı ka­lı­yor; pi­yo­nun ha­lini an­la­mak için o ta­ban­dan gel­mek, o sü­reci de­ne­yim­le­mek bana ke­yif ve­ri­yor. Bu yüz­den ken­dimi kes­kin sı­fat­larla ta­nım­la­mı­yo­rum; ne sa­dece fo­toğ­raf­çı­yım, ne sa­dece aş­çı­yım, ne de sa­dece sa­natçı… Ben Ba­ha­dır’ım. İn­san­larla kur­du­ğum farklı de­ne­yim­ler, on­la­rın beni farklı gör­me­sini sağ­lı­yor.

Karanlık bir odada duvara yansıtılan, siyah beyaz kareli parçalara bölünmüş video görüntüsü

Hey­kel bö­lümü me­zu­nu­sun ama bir dö­nem şef­lik de ha­ya­tı­nın oda­ğın­daydı. Daha sonra Ko­van, Tilki ve Unite gibi farklı olu­şum­larda yer al­dın. Bu sü­reç na­sıl ge­lişti?

Bu ge­li­şim, bir ka­bul görme ara­yı­şıyla bir­likte ken­dimi bulma is­te­ğiyle ala­ka­lıydı. 2010 yı­lında hey­keli bi­tir­dim. Şef­lik eği­ti­mine 2017’de baş­la­dım. Ko­van ise daha hey­kel okur­ken, 2008’de atöl­yede be­ra­ber üret­mek ama­cıyla kur­mak is­te­di­ğim bir olu­şumdu. Ben ken­dime ödev ver­mekte zor­la­nan bi­ri­yim. Bir işin son da­ki­kaya sı­kış­ma­sını se­vi­yo­rum çünkü o ger­gin­likte ken­dimi daha canlı his­se­di­yo­rum. Mut­fakta da ben­zer bir du­rum vardı; sü­rekli aynı şeyi yap­mak­tan sı­kıl­dı­ğım için ki­şiye özel, grup­lara özel ye­mek de­ne­yim­leri sun­maya yö­nel­dim. İn­san­la­rın ne is­te­di­ğini bi­le­rek gel­mesi ve be­nim de on­lara eği­ti­mini al­dı­ğım, sev­di­ğim şeyi bir de­ne­yim ola­rak sun­mam kıy­met­liydi.

Hey­kel, şef­lik, Tilki, Ko­van… Sanki sü­rekli yeni bir oyun ku­rup di­ğe­rine geç­miş­sin gibi bir tablo çı­kı­yor or­taya.

Dı­şa­rı­dan ba­kıl­dı­ğında “may­mun iş­tah­lı­lık” gibi gö­rü­ne­bi­lir ama bu­rada in­san fak­törü, maddi im­kan­lar ve pan­demi gibi pek çok de­ğiş­ken var. Ben baş­la­dı­ğım ve bi­tir­di­ğim hiç­bir sü­reç için ken­dimi suç­la­mı­yo­rum. Önemli olan o sü­reç­teki et­ki­le­şimdi. Me­sela Tilki’de bir fi­kirle yola çı­kı­yor­su­nuz, bi­ri­le­riyle ko­lek­tif ça­lış­mak is­ti­yor­su­nuz ama kendi fik­ri­nizi de kay­bet­me­me­niz ge­re­ki­yor. Bu ile­ti­şimi yö­net­mek zor bir za­naat. Geç­mişte bu ko­nuda ha­ta­la­rım oldu, şimdi on­ları daha net gö­re­bi­li­yo­rum.

Ko­lek­tif ça­lış­mayı pra­tik­le­rine çok iyi ye­dir­di­ğini gö­rü­yo­rum. Bi­rey­sel bir üre­timi bile pay­la­şa­rak ko­lek­tif bir hale ge­ti­ri­yor­sun.

Bu bir zo­run­lu­luk çünkü her şeyi tek ba­şıma ya­pa­mam. Bu­gün bu sergi için de aynı şey ge­çerli. Di­ji­tal veya tek­nik ko­nu­larda ben­den daha de­ne­yimli bi­ri­leri var­ken, on­larla or­tak bir dil ku­rup sa­mi­mi­yetle iler­le­mek işin ka­li­te­sini ar­tı­rı­yor. Ta­bii bu sü­reçte in­san­la­rın za­ma­nını veya eme­ğini yan­lış kul­lan­dı­ğım, bi­ri­le­rini kır­dı­ğım an­lar da ol­muş­tur; bun­la­rın mu­ha­se­be­sini kendi içimde hep ya­pı­yo­rum. Özel­likle gü­nü­müzde in­san­la­rın bir­bi­rine karşı çok ta­ham­mül­süz ol­duğu bir dö­nemde, bir­bi­ri­mize des­tek ol­mak ye­rine bir­bi­ri­mizi har­ca­maya daha me­yil­li­yiz. Ben ise be­ra­ber üret­me­nin, bir tek­rar­dan yeni bir adım çı­kar­ma­nın pe­şin­de­yim. Ser­gi­deki “kendi kuy­ru­ğunu yi­yen yı­lan” sem­bolü de bu dön­gü­sel sü­reci an­la­tı­yor.

Yerde dizilmiş kaya parçalarının önünde, beyaz bir yüzey üzerinde yığılmış siyah tel halkalar ve metal çubuklar

“Ya­şam Alanı” ser­gisi na­sıl or­taya çıktı? Son ki­şi­sel ser­gi­nin üze­rin­den üç yıl geç­mişti yan­lış ha­tır­la­mı­yor­sam.

Ba­ha­dır: Ön­ceki ser­gi­le­rimde (To­run’daki Ha­re­ket Alanı ve Çağ­daş Sa­nat­lar’daki iş­le­rimde) hep bir “ayakta durma” me­se­lesi vardı. Mal­ze­me­nin par­ça­lara ay­rıl­ma­sına rağ­men ayakta dur­ması, in­sa­nın ruh­sal ola­rak par­ça­la­nıp yine de yo­luna de­vam et­mesi ge­rek­ti­ğini an­la­tı­yordu. Ya­şam Alanı’nda da ben­zer bir me­kân­sal mü­da­hale söz ko­nusu. Sergi üç aşa­ma­dan olu­şu­yor: Üst katta Yüz, de­poda Be­den ve ka­sa­larda Ha­fıza.

Me­kanda be­de­nin ana­to­mi­sini par­ça­lara ayı­ra­rak an­lat­mak gibi bir kurgu ol­du­ğunu dü­şün­dü­rü­yor bu bana.

Evet, bu bi­raz da kendi ken­dine or­taya çı­kan bir sü­reç oldu. İn­san­la­rın dı­şa­rıda va­kit ge­çir­mek ye­rine içe­riye, ser­gi­nin ru­huna gir­me­sini is­ti­yo­rum. “Yüz” bö­lü­mün­deki fi­gür­ler, 2012’de ar­ka­daş­la­rımla bir or­tamda otu­rur­ken or­taya atı­lan “Saat kaç, ne hal­de­yiz?” so­ru­suna da­ya­nı­yor. Elimi kal­dır­ma­dan telle çiz­di­ğim bu yüz­ler, gör­mek ve gö­rün­mek üze­rine bir sor­gu­lama..

Ser­gi­deki “Anne” fi­gürü ve ka­ran­lık oda­daki “Ha­fıza” bö­lümü ol­dukça de­rin bir an­lam ta­şı­yor gibi.

Ser­gide bir “do­ğum ve ölüm” dön­güsü var. Si­yah bir ka­sa­nın için­den çı­kan di­kit­ler, yani “Anne” işi, hem kendi an­nemi kay­bet­memle hem de doğa anayla il­gili. Baş­lan­gıç ve bi­ti­şin iç içe ol­ması du­rumu… Be­yaz ta­rafta ay­dın­lık ve ge­çici bir eğ­lence var­ken, si­yah ta­rafta sön­me­yen bir ışık ve ölümle olan o ka­çı­nıl­maz yüz­leşme var. İn­san­lar önce “Be­den”i mi yoksa “Ha­fıza”yı mı gör­mek is­ter bi­le­mem ama ha­fıza daha kor­ku­tucu bir alan; sonu yok, in­sanı de­lir­te­bi­lir.

Sa­nat­çı­nın üretme sü­re­cin­deki o “atıl kalma” suç­lu­luğu ve de­ne­yimi pay­laşma is­teği sende na­sıl kar­şı­lık bu­lu­yor?

Bir ha­tayı bir kez ya­pa­nın hep ya­pa­ca­ğına dair bir ina­nış var; bu çok acı­ma­sızca. He­pi­miz hata ya­pa­bi­li­riz, önemli olan o ha­ta­dan ne öğ­ren­di­ği­miz ve ken­di­mizi na­sıl iyi­leş­tir­di­ği­miz­dir. Be­nim ile­ti­şim di­lim üret­mek. Ke­li­me­leri her za­man doğru se­çe­me­ye­bi­li­rim ama üret­ti­ğim iş­ler be­nim ger­çek di­lim. “Ya­şam Alanı” da bu pay­la­şım ar­zu­su­nun, “hiz­met etme” (Act of Ser­vice) is­te­ği­nin bir so­nucu. Tıpkı bi­rine kar­şı­lık bek­le­me­den bir ta­bak ye­mek gö­tür­mek gibi. O ta­ba­ğın boş dön­me­sini de, dolu dön­me­sini de, hatta kı­rıl­ma­sını da ka­bul ede­bi­le­cek bir er­deme sa­hip ol­ma­mız ge­re­ki­yor.

Kırmızı ışıkla aydınlanmış karanlık sergi odasında duvarlara yansıtılan kare desenli video enstalasyonu

Ser­gide mü­zik ve ka­me­ra­ları da kul­la­nı­yor­sun, bu öge­lerle iz­le­yi­ciyi na­sıl bir de­ne­yim bek­li­yor?

Ser­gide mü­zik ol­ma­sını önem­si­yo­rum çünkü ses, me­kâ­nın duy­gu­sunu ve ger­gin­li­ğini be­lir­le­yen en önemli un­sur­lar­dan biri. Bu bir pro­dük­si­yon de­ğil, bir bi­re­yin o anki kat­kısı ola­cak. “Be­den” bö­lü­mün­deki ka­me­ra­lar ise iz­le­yi­ciyi par­ça­lara bö­le­rek yan­sı­ta­cak. Ken­di­mize ba­kar­ken as­lında her za­man belli bir yere odak­lan­dı­ğı­mızı ve bü­tünü ka­çır­dı­ğı­mızı gös­ter­mek is­ti­yo­rum. Ser­giyi “one-shot” (tek çe­kim) bir film gibi dü­şü­nün; içinde do­la­şır­ken kar­şı­nıza bir mü­zis­yen de çı­ka­bi­lir, par­ça­lan­mış bir gö­rün­tü­nüz de.

Son ola­rak, ser­giye dair his­le­rini pay­la­şır mı­sın?

İçinde bu­lun­du­ğu­muz dün­ya­nın be­lir­siz­li­ğin­den ben de her­kes gibi kor­ku­yo­rum. Ama bu korku beni zinde tu­tu­yor. Ser­giyi bü­yük büt­çe­lerle de­ğil, kendi im­kan­la­rımla ve eme­ğimle ku­ru­yo­rum. Ha­ta­ları ve ek­sik­le­riyle, sa­mimi bir “ya­şam alanı” sun­maya ça­lı­şı­yo­rum. Güç sar­hoş­lu­ğuna ka­pıl­ma­dan, sa­dece ol­du­ğum gibi gö­rün­mek ve in­san­larla bu oyu­nun içinde bu­luş­mak is­ti­yo­rum.

Ya­şam Alanı, UNITE Or­tak Me­kan’da 19-21 Ara­lık 2025 ta­rih­le­rinde “mi­sa­fir­le­rini” bek­li­yor.

Künye

Programlama
  • Kı­vanç Çu­bukçu
  • Ay­şe­gül Uzun­yol
Afiş ve Görsel Tasarım
  • Tutku Bu­lut­be­yaz
Asistan Küratör
  • Mu­rat Ata­bek
Video ve Fotoğraf
  • Mert Yal­çın
  • Erinç Ulu­soy (@erinc.ulu­soy)
  • Cemre Efe
  • Yu­suf Ka­dı­oğlu
Music
  • Al­pe­ren Yal­çın (@mi­suc­ma­ker)
  • @mi­suc­ma­ker
  • @zem­re­tu­fek­ci­oglu
  • @pyrex­car­rier
  • @an­kü­jazz
  • @fer­fa­ra­bisi
  • @bad­bad­not­doom
Metin
  • E. Gül­şah Akın
Organizasyon
  • Zey­nep Seda Öz­men
  • Can Öz­men

İlgili yazılar

Bütün yazılar

Kaçırma

Görsel Sanatlar

Her Çatlak İkinci Bir Şansı Hak Eder

“Every crack deserves a second chance” sloganıyla tanınan Ememem, Institut Français ve Çankaya Belediyesi iş birliğiyle…

Sera Çakıroğlu2 August 2025